Anasayfa / Genel / Atatürk’ün Üzerinde Durduğu Kavramlar: Tarih, Medeniyet ve Gelecek

Atatürk’ün Üzerinde Durduğu Kavramlar: Tarih, Medeniyet ve Gelecek

Tarihini bilemeyen, geleceğine yön veremez…

Atatürk, tarih konularına çok önem verirdi. Kendi deyişine göre, okul sıralarındaki derslerinde itibaren tarih okumasını sevmiş ve hayatının her devrinde çeşitli tarih kitapları ve konuları ile meşgul olmuştur.

Özellikle siyasi hayatının çeşitli evrelerinde tarih bilgisinden daima en geniş anlamıyla yararlanmış ve gerek Büyük Millet Meclisi’nde gerekse, halk toplantılarında söz söylerken tarihi konular en heyecanlı hitabelerini oluşturmuştur. İstiklal Savaşımız sıralarında türlü nedenlerle söz söylerken tarihten getirdiği örenler, bazen ulusal bir heyecan kaynağı, bazen de ilmi bir konu halinde olmuştur. Özellikle devrim hareketlerinde, Büyük Millet Meclisi’nde kanunlaştırmak istediği konular için, tarihten örnekler getirmek, eski kurumları dile getirirken, tarihi sonuçlarını inandırıcı kanıtlarla göstermek, onun başvurduğu metotlardır. Büyük Millet Meclisi’nin zabıtları ve Atatürk’ün diğer nutuklarında bunların örnekleri vardır. Bu belgeleri incelemekle, dünya çapında ün salmış büyük devrimci Türk devlet adamının, tarih bilgisinden ne şekilde yararlanmış olduğunu anlamak mümkündür. Atatürk, ayrıca tarih araştırmalarıyla bizzat meşgul olmuş, Türk ve yabancı tarihçilerle yıllarca beraber çalışmıştır.

Atatürk ve medeniyet

Nisan 1931’ de Türk Tarih Kurumu (TTK) bağımsız bir dernek olarak kurulmuştur. Türk Dil Kurumu’nun (TDK) dernek olarak çalışmaya başlaması ile Temmuz 1932’ye rastlar. Bu iki kurumun çalışmalarıyla yakından ilgilenen ve her ikisinin de kurucu ve koruyucu başkanı olan Atatürk, 1935 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin açılması için TBMM’den kanun çıkarılmasını istemiş ve 1936 yılının ilk ayında fakülte resmen öğretime başlamıştır. Tarih ve dil konusu üzerinde hassasiyetle duran Atatürk, Türklük ve geçmişi konusunda da araştırmalara da oldukça önem vermiştir.

Atatürk’ün tarihe ve özellikle Türklüğe duyduğu derin saygıya ait güzel bir hatıra şu şekildedir:

‘Atatürk, kendisine insanüstü bir varlık olduğunu söyleyenleri hiç hoş karşılamazdı. Çocukluk arkadaşı Nuri Conker’in sert     çıkışlarını büyük bir neşe ile dinler ve hepimizin önünde tekrarlatırdı.

Bir gün sofradaki bir kişi:

– Paşam, demişti. Kim bilir? Çocukluğunuzda ne farklı bir insandınız? Kim bilir, ne gibi olağanüstü anılarınız vardır? Atatürk güldü ve Nuri Conker’e döndü:

– Nuri anlatsın, dedi.

Nuri Conker her zamanki alaylı ifadesiyle:

– Bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi, cevabını verdi. Deminki soruyu soran kişi, sözün bu yola dökülmesinden fena hâlde ürktü, soruyu ortaya attığına bin kere pişman oldu.

– Aman efendim, diyecek oldu. Atatürk hemen sözünü kesti:

– ‘Beni insanüstü olarak yorumlamayınız. Doğuşumdaki tek insanüstülük sizler gibi Türk olarak dünyaya gelmemdir.’ dedi.

Atatürk ve medeniyet

Tarih ve Türklük

Tarih ve Türklük üzerinde derin çalışmaların yapılması gerektiğini Atıf İnan’ın anılarında şu şekilde dile getirmektedir:

‘1928 yılında İstanbul’da Fransız Notre Dame de Sion okulunda okuduğum derslerin arasında, bir coğrafya kitabında, resimlerle de gösterildikten sonra, Türk ırkının sarı ırka mensup olduğu ve ‘secondaire’, yani ikinci derecede kabul edildiği yazılı idi. Bu resim ve bilgiye göre etrafıma bakıyor ve bunun gerçeğe uygun olmadığını görüyordum.

Atatürk’e kitabı gösterdim. O, sırada Prof. E. Pittard’ın ‘’Irklar ve Tarih’’ (Les Races et I’Histoire, Paris:1964) adlı kitabını da almıştım. Ondaki bilgiler de bu coğrafya kitabına uymuyordu.

Bir de ikinci konu, Türklerin uygarlık alanında vücuda getirmiş oldukları eserlerin incelenmesi ve tanıtılması idi. Çünkü Avrupa tarihleri, ‘barbar’ lakabını verdikleri Türkleri sadece bir istilacı kavim olarak kaydediyorlardı.

Atatürk, bu iki endişeli sorum karşısında , ‘’Hayır, böyle olamaz. Bunların üzerinde meşgul olalım’’ demekle kalmamış, derhal yeni kitaplar getirterek bizzat çalışmaya ve çalıştırmaya başlamıştı. Esas konu ‘’Türklerin dünya tarihinde hakiki yeri ve medeniyet alemindeki rolleri ne olmuştur’’ konusu idi. Bu çalışmaların yoğunluğu 1929 yılından sonradır. Atatürk, o sıralarda İstanbul Üniversitesi’nde verilen tarih notlarını da okumakta idi daha evvelce de, H. G. Wells’ in Dünya Tarihi ile ilgilenmiş ve onları tercüme ettirmişti.

Fakat asıl 1930 yılı, yeni kitapların getirtilmesiyle ve etrafındaki devlet ve bilim adamlarının da Türk tarihi üzerine ilgisini çekmek suretiyle geniş bir tarih araştırmaları devri açılmıştır. Atatürk, Türk tarihine ait konuları bizzat okuyor ve etrafındakilere görevler veriyordu.

23 Nisan 1930’da, Türk Ocakları’nın VI, Kurultayı, Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşunun ilk çekirdeğini oluşturur. Bu kurultayda yer alan iki maddenin öncelikle incelenmesine karar verilmiştir. 

Atatürk ve medeniyet

Madde 2: Türk Ocağı’nın maksadı, milli şuurun kuvvetlenmesi, medeni ve sıhhi tekamül ve milli iktisadın inkişafıdır. (Türk Ocağı’nın amacı ulusal bilincin kuvvetlenmesi, uygar ve sağlıklı olgunlaşma ve ulusal ekonominin gelişmesidir.)

Madde 3: Cumhuriyet, milliyet, muasır medeniyet ve halkçılık mefkurelerini (ülküleri) takip eden Türk Ocağı, bu mefkureleri tahakkuk ettirmekte olan Cumhuriyet Halk Fırkası ile devlet siyasetinde beraberdir. Türk ocağı, bu mefkureleri neşir ve telkin için ilim ve hars ve içtimaiyat sahasında mücadele ve mücahede eder. (Cumhuriyet, ulus, çağdaş uygarlık ve halkçılık ideallerini izleyen Türk Ocağ, bu idealleri hayat geçirmekte olan Cumhuriyet Halk Partisi ile devlet siyasetinde beraberdir. Türk Ocağı bu idealleri yaymak ve propagandasını yapmak için bilim, kültür ve sosyoloji alanlarında mücadele ve uğraşı verir.)

Atatürk, kurul üyesi Afet İnan’dan bu maddelerin açıklığa kavuşturulması konusuna eğilmesini istemiştir. 28 Nisan 1930’da kurultayın dördüncü ve son toplantısında bu maddeleri şu şekilde açıklamıştır:

Türk Ocağı’nın maksadı ve milli şuurun kuvvetlenmesi ifadelerinden, hata etmiyorsam, benim anladığım şudur: Türk’ün, Türklüğün ne olduğunu anlamak ve bu anlayışı kuvvetlendirmeye çalışmaktır. Bence bu gayenin aydınlatılması için en nurlu güneş Türk’ün menşeini, medeniyetini, azametini tanıtan tarihtir. Bunu biliş ve cihana bildiriştir. Dünden gafil olan bir insan bugününü bilmez ve yarına intikal eyleyemez (erişemez).

Aslını bilmeyen bir mevcudiyet, içinde yaşadığı cihana yeniden kendini tanıtacak hayat eserleri gösterinceye kadar meçhul varlık halinde kalmaya mahkumdur. Tarih hocalığı yaptığım için hissediyorum ki, Türk milletinin yüksek tarihi hakkındaki bilgi noksandır. Bize, hepimize geçmişin mekteplerinde bu hususta öğretilmiş şeyler hem noksandır, hem de yanlıştır.

Yazık ki, bu yanlış yol bugüne kadar önümüzdeki nesli yetiştiren bilgi ocaklarında da takip olunmuştur. Geçmişten miras kalan bu sisli yolu aydınlatmak Türk milletini, Türk çocuklarını yeni bir nurlu tarih yolundan yürüterek, geleceğin parlak ufuklarına eriştirmek mühimdir. İlim ve Sana Heyeti’nin raporunda bu maksadı temine yönelik üçüncü ve altıncı maddelerindeki düşünüş teşekküre değerdir. Ancak, yüksek Kurultay’ın buna daha çok ehemniyet vermesi muvafık olur. Hakikatten Türk tarihini bilmek ve bildirmek için Kurultay tarafından, mahsus surette radikal tedbirler bulunmasını ve tespit edilmesini teklif ederim.

Üçüncü madde de, Türk Ocağının ‘Cumhuriyet, Milliyet, muasır medeniyet ve halkçılık mefkurelerini’’ takip ettiği yazılıdır. Aynı maddede ‘Türk Ocağı bu mefkureleri neşir ve telkin için ilim, hars ve içtimaiyat sahasında mücadele ve mücahede eder’ sözleri de vardır. Bu maksadın temini için Türk’ün doğru tarihini bilmek şarttır. Bu bilgiden uzak kalındıkça kime ve ne esasa dayanarak mücahede edilebilir? Şunu da arz etmeliyim ki, maddede yazılı olan ‘muasır medeniyet’i anlayabilmek, kavrayabilmek; kadim medeniyeti dünya yüzünde, bütün beşeriyette, ilk medeniyetleri doğru tanıyabilmekle mümkündür.

Maddenin kinci kısmının özeti ise şudur: ‘Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir. Türk medeniyettir. Türk tarihtir. ‘’

Atatürk ve medeniyet

Türk Medeniyettir

Bundan sonra Prof. Sadri Maksudi, bu düşüncelere katıldığını şöyle açıklamıştır:

‘Kadim medeniyetlerin menşeleri (eski uygarlıkların kökenleri) arandığı zaman birçok medeniyetlerin ucunda trk olduğu hamin olunan bir kavim görüyoruz eski medeni kavimlerden, en eski medeniyetlerden misal alalım. Eski medeniyet, Mezopotamya’da teessüs eden (kurulan) medeniyettir. Bu medeniyetin müsessisleri Sümerlerdir. İkinci misali alalım. Latin medeniyetinin müessisleri kimlerdir? Bu medeniyetin unsurlarını İtalya’ya getiren halk Etrüsklerdir. Eski Anadolu’da milattan önce binlerce sene evvel yüksek medeniyet tesis eden kimlerdi? Hititlerdi. Bütün bu halkların Türk olduklarına dair olan fikrin Avrupa alimleri arasında taraftarları vardır.’

Bu suretle kadim medeniyetlerden bir çoğunun müessisleri, banileri (kurucuları) Türkler olmuş olduğu anlaşılıyor.

Merhum Profesör ‘’Türk Medeniyettir’’ sözünü ise, örnekler vererek şöyle açıklamıştır: ‘’Türkler, nerede müsait şerait (koşullar) bulmuşlarsa, orada mutlaka müstakil bir medeniyet tesis etmişlerdir. ‘’

Aynı gün Dr. Reşit Galip de güzel bir konuşma ve açıklama yapmıştır. Sözlerinin sonunda, heyecanlı üslup ve hitabetiyle şunları belirtmiştir:

Türk milleti kendisini birkaç asır geri bıraktıran eski hurafelerin tesiri altında mıdır? O, tazyik (baskı) çemberini ilahi, kuvvetli bilekleriyle paralar, karanlıkları inkılap güneşinin ışıktan elleriyle sıyırır, açar. Türk tarihi inkar mı olunuyor? O, kum tepelerinin altında asırlarca örtülü kalmış medeniyetleri çıkaran mütebahhir  (engin bilgi sahibi) arkeologlar gibi, derin denizlerin yosun ormanları içinde inci arayan geniş nefesli efsanevi dalgıçlar gibi, büyük Türk tarihinin yüksek hakikatlerini meydana çıkarır. Dehasının kuvvetli ışıklarıyla aydınlatarak dünyaya gösterir.

Muhterem arkadaşlar, büyük rehberin Türk milletine ilhamıyla gösterdiğini arkadaşların teklifleriyle formül haline koymak ve o esas üzerine çalışmak Türk Ocağı’nın mukaddes bir vazifesi oalcaktır. Bu vazife mukaddes olduğu kadar şereflidir.

Atatürk ve medeniyet

 

Atatürk 1930 yılının Ağustos ayında ‘’medeniyet‘’ kelimesinin anlam ve kapsamını şöyle tarif etmiş ve Türk Tarih Kurumu çalışma programının ilk planlarında ‘’Türklerin medeniyete hizmetleri’’ diye geniş bir çalışma programı saptanmış, üyeler ve üye olmayanlar arasında bir iş bölümü yapılmıştır.

Bir insan cemiyetinin devlet hayatında, fikir hayatında yani ilimde, içtimaiyatta ve güzel sanatlarda, iktisadi hayatta yani ziraatta, sanatta, ticarette, kara, deniz ve hava münakalatçılığında (ulaştırmacılığında) yapabildiği şeylerin muhassalasıdır (sonucudur). Bir milletin medeniyeti denildiği zaman hars namı (kültür adı) altında saydığımız üç nevi faaliyet muhassalasından (sonuçlarından) hariç ve başka bir şey olamayacağını zannederim. Şüphesiz her insan cemiyetinin harsı, yani medeniyet derecesi bir olmaz. Bu farklar, devlet, fikir, iktisadi hayatların her birinde ayrı ayrı göze çarptığı gibi, bu fark üçünün muhassalası üzerinde de görünür. Mühim olan muhassalalar üzerindeki farktır. Yüksek bir hars, onun sahibi olan millete kalmaz, diğer milletlere de tesirini gösterir, büyük kıtalara şamil olur (yayılır). Belki bu itibarla olacak, bazı milletler yüksek ve şamil (yaygın) harsa (kültüre) medeniyet diyorlar.

Bunlar üzerinde çeşitli başlıklar kapsamında çalışılmaya başlanmıştır. Örneğin, Türklerde sanayi, boyacılık tarihinde Türkler, Türklerde haritacılık ve coğrafya, Türklerin eğitime hizmetleri, matematik tarihi, Müslüman Türk filozofları, Anadolu’da Türk dil ve edebiyatının gelişmesine bir bakış, Türklerde resim, tezhip ve minyatür tarihi ve bunlardan başka daha pek çok konular işlenmeye başlanmıştır.

Atatürk ve medeniyet

Türk Tarih Kurumu

Afet İnan sözlerine şu şekilde devam etmektedir:

‘Türk Tarih Kurumu’nun ilk kuruluş yıllarında hatıra gelen sorulara cevaplar verilmeye başlanmıştı. Tarih incelemeleri şüphe yok ki Türkiye’de bu kurum ile başlamamıştı. Ondan evvel de bu çeşit kuruluşlar olmuş ve kişisel çalışmalarla çıkarılan kitaplar bulunmuştur. Fakat bence, Türk Tarih Kurumu’nun büyük şansı, Atatürk gibi bir devlet adamının bu kurumu kurmasının manevi değerinin büyüklüğüdür. Bu düşüncelerin gelişmesini sağlamak için de maddi imkanları kendisi sağlamıştır.

O, ulusu kurtardığı ve yeni bir Türkiye cumhuriyeti devleti kurduğu zaman, onun yaşaması için ulusunun tarih temelini sağlamlaştırmak gayesini gütmüştür. Anadolu, Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşması’nda parçalanmak istenirken, Türk ulusunun tarih ve uygarlığı da inkar edilmişti.

İşte Atatürk bu acıyı en derinden hissettiği için, sulh ve sükun devrine kavuşan Türk ulusunu, Türk topraklarındaki uygarlığa haklı olarak sahip olduğunu tarih ilminin yeni yöndemleri ile ortaya koymak istemiştir. Çünkü Anadolu’ya türlü devirlerde göçler ve istilalar, tarihi devirlerde olduğu gibi daha eski çağlarda da olmuştu. O halde bu göçler zincirinin halkalarını tamamlamak ve Türk kavmi ile ilgisini bulmak lazımdı. Özellikle Anadolu’daki tarihi temelimizi derinliklerde aramak gerekiyordu. İşte bütün bunların mantıki ve bilimsel yanıtlarını bulacak bir bilim heyetinin ve fakültesinin de olması gerekiyordu. Tarihimizi sadece yabancılardan öğrenmeyecektik ve fakat ayın zamanda, kendi uzmanlarımızın da incelemeler yapması gerekecekti.

2 Temmuz 1932 ‘de ilk kongresini, Ankara Halkevi’nde (eski Türk Ocağı) yapan ‘’Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’’ üyeleri, bir yıl müddetle, hemen daimi olarak Atatürk’ün yakın ilgisi ve bazen de onunla beraber Ankara, İstanbul ve Yalova’da çalışmışlardır. Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabı ile orta ve liseler için basılan tarih kitapları bu çalışmalar sonucunda hazırlanmıştır.

1935 yılında ‘’Türk Tarih Kurumu’’ adın alan dernek, özellikle Türk uygarlık tarihini araştırmak ve yayınlamak göreviyle yükümlü olmuştur.

Atatürk 1 Kasım 1937’de şöyle söylemektedir:

‘Türk Tarih ve Dil kurumlarının, Türk mili varlığını aydınlatan çok kıymetli ve önemli birer ilim kurumu mahiyetini aldığını görmek hepimizi sevindirici bir hadisedir. Tarih Kurumu, yaptığı kongre, kurduğu sergi, yurt içindeki hafirler (kazılar) ortaya çıkardığı eserlerle şimdiden bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya (yerine getirmeye) başlamış bulunuyor.’

Atatürk ve medeniyet

Yakın Tarihimiz

Atatürk’ün tarihine ve özellikle Türk tarihine verdiği önem, maalesef onun arkasından yazılan binlerce kitapta, farklı şekilde anlatılmış, özellikle yakın tarihimizin izlerini, farklılaştırmak üzere yazılan kitaplarla yeniden yapılanması sağlanmaya çalışılmıştır. Bundan yola çıkarak tarihi belgelerle net olarak anlamamızı sağlayan Şu Çılgın Türkler’in yazarı Turgut Özakman, Vahidettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele kitabının önsözünde şunları söylemektedir:

‘Uzun zamandan beri Vahidettin, Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı hakkında bazı kitap, gazete ve dergilerle televizyon kanallarında, resmi tarihe de, resmi tarih dışındaki pek çok esere de ters düşen yeni iddialar, görüşler ileri sürülüyor, yorumlar yapılıyor (2 sayfa olan ifadelerin bazılarını seçerek sizlerle paylaşıyoruz):

  • Mustafa Kemal İngiliz ajanıdır. 
  • Mustafa Kemal’i Anadolu’ya milli mücadeleyi başlatması için Vahidettin göndermiş, ayrıca bol para ve bir de padişah buyruğu vermiştir. 
  • Kurtuluş Savaşı bir Türk-Yunan savaşıdır, abartıldığı kadar da önemli değildir.
  • ‘….doğruların yanlış, yanlışların doğru olarak gösterilmeye çalışıldığı ve bütün bunların da her türlü dayatmalarla millete zorla öğretildiği ‘yalan söyleyen tarih’…
  • ‘Gerçek tarihle ilgisi olmayan neşriyat, tarihi günlük politikanın oyuncağı haline getirilip ikbal sahiplerinin arzuları istikametinde yazıp, söylemeyi adet edinen sözde tarihçilerle yapılmış ve ortaya atılan o yalan laflar, yıllar boyu, mektep sıralarının gazete ve mecmua sütunlarına kadar her yerde o kadar tekrarlanmıştır ki, bugün o yalan lafların gürültüsünden, gerçek tarihin sesi duyulmaz olmuştur’

Bu iddialar doğru mu, değil mi? Hepsini gerçeğe saygılı bir tarih meraklısı ve Kurtuluş Savaşı’na katkıda bulunmuş herkese minnet duyan biri olarak ele alıp, değerlendirmeye karar verdim…’

Atatürk ve medeniyet

Tarihi bilmenin gelecek nesiller için önemini bir kez daha anlamış buluyoruz. Atatürk’ün özellikle tarih üzerinde neden bu kadar durduğunu da tekrar tekrar anlıyoruz. Atamızın üzerinde durduğu tarihimizi anlamayı ve gerçek Türklüğü yaşayabilmek ümidiyle…

Kaynak: Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Afet İnan, yeni baskıya hazırlayan Arı İnan Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele, yalanlar, yanlışlar, yutturmacalar, Turgut ÖzakmanBütün Ümidim Gençliktedir, Anıtkabir Yayınları, http://www.anitkabir.tsk.tr/06_hizmetlerimiz/yayinlarimiz.html

Hakkında istanbul1881

istanbul1881
İstanbul. Tek renkle ifade edilemeyecek kadar zengin, tek kokuyla anlatılmayacak kadar çekici ve asla kaybedilemeyecek kadar değerli... İstanbul 1881, İstanbul’un büyüleyici renkleri ve baş döndüren kokularını saygı duyduğumuz ve kaybetmek istemediğimiz tarihi değerlerle harmanlayarak yaratıldı. Ayrıntılı bilgi için tıklayın.

Lütfen kontrol edin

Atatürk’ün Milli Eğitime Bakışı

Atatürk’ün Milli Eğitim İle İlgili Sözleri Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.