Anasayfa / Atatürk / Atatürk ve Türkçe Sevgisi

Atatürk ve Türkçe Sevgisi

Dil, toplumu ulus yapan, o toplumda yaşayan bireylerin anlaşmasını sağlayan bir iletişim aracıdır. Bilgi aktarmanın en önemli aracıdır.

Düşüncenin ifade bulmasıdır dil. Bir toplumun düşünce alanında gelişmesinin öncelikli şartı dilinin yetkin, zengin olmasıdır. Gelişmiş bir dilden yoksun olan bir milletin sanat, düşünce, bilim alanında gelişmesi beklenemez.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini inşa ederken Türk milletini geride bırakan bütün unsurları geride bırakmaya karar vererek adımlar atmış, ileri görüşlülüğü sayesinde Türk milletini ileriye taşıyacak inkılaplara imza atmıştır.

Bu anlamda ‘ulusal dil’ kavramı üzerinde durmuştur. Öncelikli olarak Türk milleti ve Türk dili terimlerinin açıklaması üzerinde durmuştur. Ortaokullarda ders kitabı olarak okutulmak amacıyla Afet İnan imzasıyla yazılan ‘Vatandaş İçin Medeni Bilgiler’ kitabının ulus bölümünü bizzat Atatürk kaleme almıştır. Atatürk, Türk ulusunu ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.’ cümleleriyle ifade etmiştir.

ataturk-ve-turkce-sevgisi

Atatürk, Türk ulusunu oluşturan altı etken arasında ‘Dil Birliğinin’ büyük rol oynadığını vurgulamıştır: ‘Türk demek, dil demektir. Ulusallığın çok belirgin özelliklerinden birisi dildir. Türk ulusundanım diyen insanlar, her şeyden önce ve ne olursa olsun Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan, Türk ekinine, topluluğuna bağlılığını öne sürerse buna inanmak doğru olmaz.’

Türkçeye bakış açısını ortaya koyan şu cümlesi büyük önem arz etmektedir: ‘Türk milletinin dili Türkçedir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti, geçirdiği bunca tehlikeli durumlarda, ahlakının, geleneklerinin, anılarının, çıkarlarının özetle bugün kendi ulusallığını yapan her şeyin dili aracılığıyla korunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.’

Dilin ulusal olması şüphesiz ulus denen topluluğun en temel parçası olan bireylerin konuşmada ve yazıda zorlanmadan birbirleriyle anlaşmalarını sağlayacak niteliğe sahip olmasını gerektirir. Bu nedenle yazı dili ile konuşma dili arasındaki farklılığın kaldırılması zorunludur. Türkçülük akımının kurucularından Ziya Gökalp konuşma dilinin yazı diline getirilmesi gerektiğini şu sözlerle ifade etmektedir: ‘Türkiye’nin ulusal dili İstanbul Türkçesidir, bunda kuşku yok! Fakat İstanbul’da iki Türkçe var: Biri konuşulup da yazılamayan İstanbul lehçesi, diğeri yazılıp da konuşulamayan Osmanlı dilidir. Acaba ulusal dilimiz bunlardan hangisi olacaktır? İstanbul’da yazı dilinin konuşma diline dönüşmesine olanak yok. Tutalım ki bir dizi zorlayıcı yasalarla İstanbul halkı bu şaşılası yazı diliyle konuşmaya başlamış olsaydı bile yine bu yazı dili gerçekten ulusal dil olmazdı. Bu durumda yalnız bir seçenek kalıyor: Konuşma dilini yazarak yazı dili durumuna getirmek.’’

ataturk-ve-turkce-sevgisi

Atatürk, Ziya Gökalp’in bu sözlerinden oldukça etkilenmiştir. Bu görüşlere Falih Rıfkı Atay’ın ‘dilde Türkçeciliği devlete mal etme’ fikrini ekleyerek zengin, güzel ve ulusal Türkçenin oluşması için çabalamıştır.

Türk diline son derece hakim olan Atatürk, Türk dilinin tarihi zenginliğine dikkat çekmiştir. Bu nedenle, Türk dilinin mutlaka yabancı dillerin hakimiyetinden kurtarılması gerektiğini ifade etmiştir.

Türkçenin Türk medeniyetini kucaklayacak en güzel dil olduğunu ifade eden Atatürk, yaptığı çalışmalarda Türk diline ve Türk milletine verdiği önemi ortaya koymuştur.

Atatürk, Türk dilinin yüzyıllar boyunca Arap ve Fars dilinin hakimiyetinde olması nedeniyle Türk toplumunun dil konusunda gerilediğinin farkındadır. Edebiyata, sanata, bilime; Arapça ve Farsça bilmediği için zorunlu olarak uzak kalan Türk toplumuna, dil devrimi yapılmasının bir zorunluluk olduğunu belirtmiştir. Kültürel gelişmelerini etkileyen hatta bir anlamda tıkayan Arapça ve Farsçanın boyunduruğundan kurtaracak ve Türk dilinin ihtiyacını karşılayacak bir alfabenin arayışı içine girmiştir. Bu anlamda ses yapımıza uygun Latin alfabesinin kabulü konusunda adımlara atmaya başlamıştır. İlk olarak 1923 yılında çalışmalara başlamıştır. Ancak Atatürk öncelikli olarak Türk milletini bu inkılaba hazır hale getirmek istemiştir. Tepeden inen hiçbir devrimin toplum tarafından benimsenmeyeceğinin bilincinde olan Mustafa Kemal Atatürk, önceliğini yeni Türk alfabesinin kabulü için gerekli ortamı oluşturmaya ayırmıştır. Bu anlamda 1924-1928 yılları gerek TBMM’de gerek basında yeni Türk alfabesinin alt yapısı tartışılmıştır. Bütün bu ön çalışmaların ardından 26 Haziran 1928’de Atatürk’ün emri ve Bakanlar Kurulunun kararı ile çalışmaya başlayan Dil Encümeni, Latin alfabesi temelinde ancak Türkçenin ses yapısına uygun milli bir Türk alfabesi hazırlamaya başlamıştır. Hazırlıkların tamamlanmasının ardından Atatürk, Sarayburnu Parkı’nda halka yaptığı tarihi bir konuşma ile yeni Türk alfabesinin kabul edildiğini açıklamıştır.

‘Arkadaşlar, bizim uyumlu, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve bu gereği anlamak zorundasınız. Anladığımızın izlerine yakın zamanda bütün dünya tanık olacaktır. Çok işler yapılmıştır. Ama bugün yapmak zorunda olduğumuz, son değil, lakin çok gerekli bir iş daha vardır: Yeni Türk harfleri çabuk öğrenilmelidir. Türk harflerini her yurttaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu yurtseverlik ve ulusseverlik ödevi biliniz. Bu ödevi yaparken düşününüz ki bir ulusun, bir sosyal topluluğun yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir, yüzde sekseni bilmezse bu ayıptır. Bundan insan olarak utanmak gerekir. Bu ulus, utanmak için yaratılmış bir ulus değildir. Övünmek için yaratılmış, tarihi övünçlerle dolu bir ulustur. Ama

ulusun yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bu yanlış bizde değildir. Türk’ün karakterini anlamayarak kafasını birtakım zincirlerle saranlarındır. Artık geçmişin yanlışlarını kökünden temizlemek zorundayız.’

Bu konuşmadan sonra, yeni Türk harfleriyle yazdığı bir kâğıdı hazır bulunanlardan birine okutacağını söyleyince kalabalıktan Türkçe okumayı bilen bir genç gelmiş, ancak Latin harfleriyle yazılmış Türkçeyi gören genç şaşkınlığını gizleyememişti. Atatürk ‘Bu arkadaşımız gerçek Türk yazısını bilmediği için şaşırmıştır. Arkadaşlarımdan birine okutayım.’ dedikten sonra yanında bulunan Falih Rıfkı Atay’a kâğıdı uzatarak yazıyı okumasını istemiştir. Ardından ‘Güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz ‘demiş ve bu müjdeyi alan kalabalık tarafından coşkuyla alkışlanmıştır.

Her anlamda lider olmayı başaran Ulu Önderimiz, düzenlediği Anadolu seyahatlerinde başöğretmen sıfatıyla Türk milletine bizzat yazı inkılabını anlatmıştır. Bir anlamda eğitim seferberliği başlatmıştır. Bütün bu çalışmaların sonucunda Türk alfabesi 1 Kasım 1928’de kanunlaşarak yürürlüğe girmiştir.

Atatürk, yeni Türk alfabesinin kabulünden sonra 1 Kasım 1928’de TBMM’nin yeni dönem açılış konuşmasında ‘Büyük Millet Meclisinin kararıyla Türk harflerinin kesinlik ve yasallık kazanması, bu memleketin yükselme uğrunda başlı başına bir geçit olacaktır.’ sözlerini sarf etmesi yazı inkılabına verdiği önemin sonucudur.

ataturk-ve-turkce-sevgisi ataturk-ve-turkce-sevgisi

Atatürk’ün dil ile ilgili yaptığı bir başka önemli çalışma Türk Dil Kurumunun kurulmasıdır. Türk Dil Kurumunun kurulmasını yazı inkılabı kadar zorunlu görmüştür. Çünkü Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında daha sade olan Türkçemiz zamanla Arapça ve Farsçanın etkisiyle ağırlaşmıştır. Arapça ve Farsçanın dışında bir de bu iki dilin bir araya gelmesinden oluşan Osmanlıcanın ortaya çıkmasıyla halk tamamen dil bilincinden uzaklaşmıştır. Bir süre sonra öyle bir hal almıştır ki sarayda bilim dili Farsça, edebiyat dili Arapça, konuşma dli olarak da Türkçe yürütülmeye başlanmıştır. Bu çok başlılık Türkçenin gelişmesini engellediği gibi milli bütünlüğün korunmasına da ciddi zarar vermiştir. Bu nedenle Atatürk’ün emriyle bilim ve fikir adamlarından oluşan bir dil kurultayı oluşturulmuştur.

Birinci Dil Kurultayı, Dolmabahçe Sarayında 26 Eylül 1932’de gerçekleşmiştir. Kurultay, Türk Dil Kurumunun çalışma programını şu maddelerle ortaya koydu:

1-Türk dilinin başka dil aileleri ile karşılaştırılması

2- Türk dilinin tarihi ve karşılaştırmalı gramerlerinin yazılması

3- Anadolu ve Rumeli ağızlarından olan kelimelerin derlenmesi, Osmanlıca kelimelere Türkçe karşılıklar bulunması

4- Türkçe bir sözlük hazırlama

5- Kurumun organı olarak bir derginin yayımlanması

6-Türk dili üstüne yazılmış yerli ve yabancı eserlerin toplanması ve gerekenlerin çevrilmesi

7-Terimlerin Türkçeleştirilmesi

Türk Dil Kurultayının ortaya koyduğu programı uygulayacak bir bilim kadrosu olmadığı için çalışmalar “dil seferberliği” ilan edilerek gönüllü aydınlar aracılığıyla yürütülmüştür.

Bu çalışmalar doğrultusunda 1934 yılında 2 cilt halinde “ Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi ” yayımlanmıştır. Ancak Atatürk ortaya çıkan bu iki eserin Türkçemizi daha da çıkmaza soktuğunu gözlemlemiştir. Bunun üzerine “Türkçenin hiçbir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Dili bir çıkmaza sokmuşuzdur. Maksatlarımızı anlatamaz olmuşuzdur. Bırakırlar mı bu dili çıkmazda? Hayır! Biz daha önce kurtarmaya bakalım” sözleriyle dilin tavsiyeler üzerine bir şekle sokulması gerektiğini savunanların önünü kesmiştir.

Atatürk’ün emriyle TDK 1934-1936 yıllarında, yayımlanan bu tarama dergisinde revize çalışmalarını tamamlamıştır. Bu çalışmaların sonucunda “Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu ve Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu” şeklinde iki kılavuz hazırlanmıştır.

Atatürk büyük bir titizlikle bu iki kılavuzu incelemiş ve aslında Türkçe olmamasına rağmen Türkçe kökenli gibi gösterilen kelimeler olduğunu tespit etmiştir. Kelimelerin köken bilgisi konusunda yapılan hataların dışında Türkçemize yerleşen ve atılması kolay olmayan “devlet, devir, kitap, kalem, millet” gibi kelimeleri tespit etmiştir. Bu konuda TDK başkanı Falih Rıfkı Atay’a görüşlerini şu sözlerle ifade etmiştir : “Memleketimizin en büyük bilginlerini, yazarlarını bir komisyon halinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen netice şu bir küçük lugattan ibaret. Bu tarama dergileri, cep kılavuzları ile bu dil işi yürümez. Falih Bey; biz Osmanlıcadan ve Batı dillerinden istifadeye mecburuz.”

Milli değerlerine sımsıkı bağlı olan Atatürk’ün başka dillerden yararlanmaya mecbur hissetmesi şüphesiz ki anlık bir karar değildir. Şüphesiz ki Ulu Önderimiz, bütün dillerin Türkçeden geldiğini ileri sürebilecek kadar Türkçemizi sevmiş ve Türkçenin gelişmesi için ortaya konan bütün fikirleri ve kuramları desteklemiştir.

Nitekim 1930’lu yıllarda Atatürk tarafından bizzat desteklenen ve geliştirilen “Güneş Dil Teorisi” ile diğer dillerin kökenlerinin de Türkçeye dayandığı iddia edilmiştir. Ancak bu kuram, dilbilimciler tarafından destek görmemiş, kısa sürede önemini yitirmiştir. Bu alanda ders veren Ankara Üniversitesi öğretim görevlilerinden İbrahim Necmi Dilmen, Güneş-Dil Teorisi ile ilgili derslerine Atatürk’ün ölümünün ardından son vermiştir. İbrahim Necmi Dilmen bunun sebebini “Güneş öldükten sonra onun teorisi nasıl hayatta kalabilirdi” şeklinde açıklamıştır.

Atatürk, dil ile ilgili çalışmalara her zaman hız kesmeden destek olmuştur. Fizik, kimya, biyoloji, zooloji gibi bilim dallarına Türkçe terimler kazandırılmasına öncülük etmiştir. Bu anlamda Atatürk, liderlik vasfını ortaya koymuş ve terimleri tamamen kendisine ait olan 48 sayfalık bir geometri kitabı hazırlamıştır. Bu kitaptaki terimler 1938 yılından sonra okul kitaplarında da yerini almıştır. Atatürk sayesinde Osmanlı Türkçesinde yer alan mustatil, tamamlayan zaviye, hattı munassıf, muhit-i daire gibi geometriye ait terimlerin yerine dikdörtgen, tümey açı, açıortay, çember gibi Türkçe terimler kullanılmaya başlanmıştır.

Dil bilincini yerleştirmek için Atatürk, yeni bir adım daha atmış, 9 Ocak 1936’da Ankara’da Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesini kurmuştur. Bu fakültenin kurulma amacı Türk dilini, Türk tarihini, Türk coğrafyasını kaynaklarına inerek araştırmak ve bu konuda yetkin bilim adamları yetiştirmektir.

Bütün bu bilgilerin ışığında; 1936-1938 yıllarını Türk dilini, bilim temeline yerleştirecek çalışmaların sürdüğü bir dönem olarak nitelendirebiliriz.

Ulu Önder Atatürk ölüm döşeğinde bile dil konusunda titizlenmeye devam etmiştir. Hastalığının son anlarında bile ‘Arkadaşlara selam söyleyin, dil işlerini gevşetmesin’ diyecek kadar Türk milletini, Türk dilini çok seven Atatürk’ün bu tutkusuna hayran olmamak mümkün mü?

Ne demiştir büyük lider Mustafa Kemal Atatürk: ‘Cumhuriyeti biz kurduk, sizler yaşatacaksınız.’

Tam bağımsız Türkiye için tam bağımsız bir dilin önemine bir kez daha dikkat çekmek istiyoruz. Mavi gözlü devin açtığı bütün aydınlık yollara selam olsun…

 

Kaynak: Atatürk ve Dil Çalışmaları, Okt. Ayşe BAŞÇETİNÇELİK

Atatürk ve Devrim, Ord. Prof. Enver Ziya KARAL

Türk Devrimi ve Atatürk İlkeleri, Yrd. Doç. Dr. Mustafa Barut

Hakkında istanbul1881

istanbul1881
İstanbul. Tek renkle ifade edilemeyecek kadar zengin, tek kokuyla anlatılmayacak kadar çekici ve asla kaybedilemeyecek kadar değerli... İstanbul 1881, İstanbul’un büyüleyici renkleri ve baş döndüren kokularını saygı duyduğumuz ve kaybetmek istemediğimiz tarihi değerlerle harmanlayarak yaratıldı. Ayrıntılı bilgi için tıklayın.

Lütfen kontrol edin

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve Büyük Nutuk

Büyük Nutuk ve Gençliğe Hitabe  “1919 yılı Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.