Anasayfa / Atatürk / Atatürk ve Cumhuriyet Gençliği: Bütün Ümidim Gençliktedir!

Atatürk ve Cumhuriyet Gençliği: Bütün Ümidim Gençliktedir!

“Hayat Mücadeledir”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK yapmış olduğu yurt gezilerinde mutlaka gençlerle buluşmuş, onlarla sohbet etmiş, sorunlarını dinlemiş ve onlara yol göstermiştir. 18 Mart 1923 tarihinde bir yurt gezisinde Tarsus’a geldiğinde Tarsuslu gençler ATATÜRK’ü Gençlik Yurduna davet etmişlerdir. Tarsuslu gençleri dinleyen Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK gençlere hitaben şu konuşmayı yapmıştır:

“Tarsus gençlerini takdirle selamlarım. Fertler hayatta üç devre geçirir. Devletlerin hayatı da bu dönemleri geçirebilir. Eski Osmanlı Devleti bu yaşam dönemlerinin üçünü yaşadıktan sonra tarihe karıştı. Onun yerine cihan tarihinde yeni bir Türkiye Devleti geçti. Yeni Türkiye Devleti bütün Türklük özelliklerini, yani onun dinç, azimkâr, faziletli olma özelliklerini kendisinde toplamıştır.

Gençler, biz size geçmişten, geçmişin boş inançlarından, geçmişin kalıntılarından arındırılmış yeni doğuş getirdik. Olaylardan ve olayların zorunluluğundan çıkan bu doğuş, sizin değerli katkılarınız ve aydın desteğinizle ortaya çıktı. Bu yeni varlığı büyütüp yükseltmek bizlerden sizlere yöneltilmiştir. Bu görevde başarılı olacağınıza gördüğüm kanıtlara bakarak kuvvetle inananlardanım.

Sayın gençler, hayat mücadeleden ibarettir.

O nedenle hayatta sadece iki şey vardır: Yenmek, yenilmek.

Size, Türk gençliğine verdiğimiz ve bıraktığımız vicdani armağan sadece ve hep yenmektir ve inanıyorum ki hep yeneceksiniz. Ulusun saygınlığı ve yükselme koşulları bakımından yapılacak işlerde ve atılacak adımlarda hiç duraksamayınız. Ulusu o yükselişe ulaştırmamızı önleyecek engellere hep birlikte göğüs gereceğiz. Bunun için beyinlerinize, kültürünüze, bilginize, gerekirse bileklerinize, pazılarınıza, bacaklarınıza başvuracak ama kesinkes o amaca ulaşacağız. Gerek burada gerek gezdiğim her yerde genç arkadaşlarımız hep sizler gibi duygulu, kararlı ve yüreklidir. O nedenle şimdiden geleceğin parlak ufuklarını görmenin mutluluğu içindeyim.

Bu ulus sizin gibi evlatlarıyla hak ettiği yüceliğe erişecektir. Beni çok memnun ettiniz. Birlikte olmaktan, özellikle kararlılık belirten sözlerinizden ötürü mutluyum. Size, arkadaşlarınıza ve Tarsus halkına teşekkür ederim.

“Millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK Konya’ya 12 defa gelmiş ve bazı gelişlerinde Konya’da günlerce kalmıştır. Özellikle 1922-1925 tarihleri arasında Konya’da yaptığı konuşmalar Türk inkılap/devrim tarihinde ayrı bir öneme sahiptir.

Büyük Zafer’in kazanılması sonrasında TBMM Hükûmeti, eldeki kıt imkânlar ile savaş sonrasındaki yaraları sarmak ve genç Türkiye’yi yeniden kurmak için canla başla çalışıyordu. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK de 14 Mart 1923 tarihinde Adana’ya gitmiş dönüşte 20 Mart 1923’te Konya’ya gelmiş ve dört gün Konya’da kalmıştır.

Bu ziyaret sırasında Konyalı gençler Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü Konya’ya davet etmişlerdir ve ATATÜRK bu daveti memnunlukla kabul etmiştir.

Gazi’nin Konya’ya geleceğini duyan 16-24 yaşları arasındaki Konyalı gençler salonu doldurmuşlardı. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve Latife Hanım’ın salona girmesi ile, salon alkışlardan inledi. Uzun süren bu alkış selini, Öğretmen Ahmet Necati’nin (ATALAY) işareti ve ‘Hoş Geldiniz’ konuşması durdurabilmişti. Daha sonra Yazar Samizade Süreyya (BERKEM) bir konuşma yaptı. Bu konuşmadan sonra Gazi M. Kemal ATATÜRK, kürsüye gelerek Konyalı gençlere uzun bir hitabede bulundu.”

Gençler ve Atatürk

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, Konyalı gençlere bugün de herkesin mutlaka okuması gereken şu konuşmayı yapmıştır:

Sevgili Gençler,

Hakkımda söylenen sözlerden, belirtilen sevgi ve güvenden dolayı siz sevgili gençlere özel olarak teşekkür ederim.

Arkadaşlar, hakikaten bu millet yüzyıllardır, kendi arzusu dışında, milletin emel ve menfaatleri dışında sevk ve idare edilmiş, millet tarihinin hiçbir devrinde yaradılışındaki kabiliyeti geliştirecek çalışma alanına sahip olamamıştır ve bu sebeple birçok felaketlerin zebunu olmuştur. O acı felaketler, milleti ölüme sürükleyebilecek mahiyette idi.

Son ölüm darbeleri millete, hayati bir uyanma meydana getirdi. Bu uyanma iledir ki üç buçuk dört senedir milletin uyumlu mesaisi neticesiyle millet, hepimizi memnun eden, dünyayı hayrete, düşmanları dehşete düşüren zaferlere, başarılara, ilerlemelere kavuştu. Bizi kendi benliğimize sahip yapan bu uyanışa, bize kendimizi bulduran bu hakiki ikazlara daha önce kavuşsaydık daha eskiden kendi varlığımız, kendi selametimiz, kendi gayemiz için çalışmış olsaydık, bugünkü netice daha parlak olur ve biz son felaketlere düşmeyerek dünyanın en bahtiyar milleti olurduk. Milletimiz en yüksek medeniyet derecesinde, en parlak olgunluk mertebesinde, en şanlı izzet ve ikbalde iken diğer birtakım milletler ancak milletimizin uğradığı felaketler karşısında kendi benliklerini bularak o felaketleri geçirdikten sonra bugünkü durumları bulmuşlar, biz ise onlardaki uyanmaya bedel, çok derin gafletler içinde kalarak bugüne gelmişizdir.

Arkadaşlar, her yerde söylüyoruz. Her yerde söylüyor ve tekrar ediyoruz:

Milletin bugünkü zaferi pek parlak olmakla beraber henüz milletimizi hakiki kurtuluşa kavuşturmamıştır. Belki bundan sonraki çalışmalarımız, zaferi kazanmakta olduğu gibi aynı himmetle, aynı fedakârlıkla yapılacak çalışma neticesindedir ki asıl amaca ulaşacağız. O amaca varmak için de her şeyden önce bizi şimdiye kadar gaflet içinde bırakan sebep ve amilleri tahlil etmek, meydana çıkarmak, dilden düşürmemek lazımdır. Bu gerçekleri, millet vicdanının kulağına ulaştırmak, bu gerçekleri millet vicdanına iyice yerleştirmek için onları bir daha, beş daha söylemek, onları daima ve daima tekrar etmek lazımdır.

Kutsal İslam Dini

Milleti yüzyıllarca gaflette bırakan çeşitli sebepler arasında gerçek noktayı, bir kelime ile ifade etmiş olmak için diyebilirim ki bütün sefaletlerimizin kesin sebebi zihniyet meselesidir. İnsanlar ve insanlardan meydana gelen cemiyetler her şeyden önce bütün fertleriyle sağlıklı bir zihniyete sahip olmalıdırlar. Zihniyeti zayıf, çürük, hastalıklı olan bir toplumun bütün çalışmaları boşunadır. İtiraf mecburiyetindeyiz ki bütün İslam âleminin sosyal topluluklarında hep yanlış zihniyetler hüküm sürdüğü içindir ki doğudan batıya kadar İslam memleketleri düşmanların ayakları altında çiğnenmiş, düşmanların esaret zincirine geçmiştir.

Bu fikrimi açıklamak arzusuyla biraz daha ayrıntı vermek isterim: Hepiniz bilirsiniz ki Cenabı Peygamber dinîn hükümlerini tebliğe memur olduğu tarihte çevre ülkelerde çeşitli kavimler vardı. İslam dinini bütün insanlığa kabul ettirmek için, Allah yolunda kılıç çeken Arap savaşçıları, asırlarca yüksek medeniyetler yaşamış milli geçmişlerine ve örf ve geleneklerine sahip birçok kavimleri, Türkler, İranîler, Mısırlılar, Bizanslılar gibi kavimleri az zamanda İslâmiyet dairesine aldılar.

Yine ilmen, fennen, maddeten görüyorsunuz ki herhangi bir kavim yeni bir şekil alınca devleti bütün esaslarıyla kabullenmekte, sürdürmekte zorlanıyor. Daima uzun bir geçmişin kendi varlığında yaşadığını görüyor. Daima yüzlerce yıllık medeniyetinin kendi sosyal bünyesinde yerleştirdiği alışkanlığa, inançlarına bağlı kalıyor ve böyle her yeni bir şey alan kavimlerde yeniyle eskinin birbirine karıştığını, yeni şeyin asıllarıyla kendinde var olan eski esasların birbirine karıştığını görüyoruz.

Bu tabii kaide, İslam’ı kabul eden milletlerde de aynen meydana çıkıyordu. Kutsal İslam dinînin çok ulvi, çok değerli esas ve gerçeklerini bu milletler olduğu gibi almamakta direndiler. İslamiyet’in ilk parlak devirlerinde geçmişin mahsulü olan yanlış âdetler bir zaman için kendinî gösterememiş ve yüze çıkamamışsa da biraz sonra İslamiyet’in gerçeklerine sarılmaktan, İslam esaslarına göre hareket etmekten çok, geçmişin mirası olan âdet ve inançları, dine karıştırmaya başlamışlardır. Bu yüzden İslamiyet’ e dâhil birtakım kavimler, İslam oldukları hâlde, düşmeye, sefalete, geriliğe maruz kaldılar. Geçmişlerinin kötü ve batıl alışkanlıkları ve inançlarıyla İslamiyet’i karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslamiyet’ ten uzaklaştıkları için kendilerini düşmanların esiri yaptılar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin İlk Diyanet İşleri Başkanı M. Rıfat BÖREKÇİ

Türkler ve İslamiyet…

Bu İslam kavimlerinin içinde bizim milletimiz olan Türkler, millî gelenek ve görenekleri itibarıyla sağlıksız düşüncelerden uzaktır. Türk toplumlarının gelenekleri gerçek İslamiyet’e uygun ve yakındı. Lakin Türkler bulundukları yer, yaşadıkları bölgeler itibarıyla bir taraftan İran diğer taraftan Arap ve Bizans milletleriyle temas hâlindeydiler. Şüphe yok ki temasların milletler üzerinde etkileri görülür. Türklerin temas ettiği milletlerin o zaman ki medeniyetleri ise çökmeye başlamıştı. Türkler bu milletlerin kötü âdetlerinden, fena yönlerinden etkilenmekten nefislerini menedememişlerdir. Bu durum kendilerinde karmakarışık, bilim dışı, insanlık dışı anlayışlar doğurmaktan geri kalmamıştır. İşte gerileyişimizin belli başlı sebeplerinden birini bu nokta teşkil ediyor.

Yine biliyorsunuz ki İslam âlemine dâhil cemiyetler ile Hristiyan âlemi kitleleri arasında birbirini affetmeyi imkânsız gören bir düşmanlık vardır. İslamlar, Hristiyanların, Hristiyanlar İslamların ebedî düşmanları oldular. Birbirlerine kâfir, mutaassıp nazarıyla baktılar. İki dünya bir diğeriyle yüzyıllardan beri bu taassup ve düşmanlıkla yaşadı. Bu düşmanlık neticesidir ki İslam âlemi Batı’nın her yüzyıl bir şekil ve renk alan ilerlemelerinden uzak kalmıştı.

Çünkü Müslümanlar o ilerlemelere tenezzül etmeden nefretle bakıyordu.

Aynı zamanda iki kitle arasında, uzun yüzyıllardır devam eden düşmanlık yüzünden İslam âlemi silahını bir an elinden bırakmamak zorunda bulunuyordu. İşte silahla daima bu meşguliyet, düşmanlık duygularıyla Batı’nın yeniliklerine iltifat etmeden, gerileyişimizin sebep ve âmillerinden diğer önemli bir sebebini teşkil eder. Bu saydığım sebeplerden başka asıl bizim milletin, özellikle aydınlarımızın çok dikkatle, çok önemle gözetecekleri bir sebep daha vardır ve bence bu sebep şimdiye kadar ilerleyemeyişimizin, en son kademede kalışımızın -unutmayalım- memleketimizin baştanbaşa bir harabe oluşunun asıl sebebidir.

Gerileyişimizin bu ana sebebini şu nokta teşkil ediyor:

İslam âlemi iki ayrı sınıf toplumdan meydana gelmektedir. Biri, çoğunluğu teşkil eden halk; öteki, azınlığı teşkil eden aydınlardır. Bozuk zihniyetli milletlerde büyük çoğunluk başka hedefe, ‘aydınlar’ denen sınıf başka zihniyete sahiptir. Bu iki sınıf arasında tam zıtlık, tam muhalefet vardır. Aydınlar asıl kitleyi kendi hedeflerine çekmek ister, halk kitlesi ve avam ise bu aydın sınıfına tabi olmak istemez; o da başka bir yön tayinine çalışır. Aydınlar sınıfı telkinle, öğütle çoğunluk kitlesini kendi amacına göre inandırmayı başaramayınca başka vasıtalara başvurur. Halka hükmetmeye ve zor kullanmaya başlar. Halkı baskı altında bulundurmaya kalkar.

Artık burada tahlil edilmesi gereken noktaya geldik. Halkı ne birinci usul ile ne de hükmetmek ve baskı ile kendi hedefimize sürüklemeye muvaffak olamadığımızı görüyoruz.

Neden?

Arkadaşlar, bunda muvaffak olmak için aydın sınıfla halkın zihniyet ve hedefi arasında tabii bir uyum olmak lazımdır. Yani aydınlar sınıfının halka telkin edeceği ülküler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı.

Hâlbuki bizde böyle mi olmuştur? O aydınların telkinleri milletimizin ruhunun derinliklerinden alınmış fikirler midir?

Şüphesiz hayır. Aydınlarımız içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat genellikle şu hatamız da vardır ki inceleme ve araştırmalarımıza temel olarak çoğunlukla kendi memleketimizi, kendi tarihimizi, kendi geleneklerimizi, kendi özelliklerimizi ve ihtiyaçlarımızı almayız. Aydınlarımız belki bütün dünyayı, bütün diğer milletleri tanır, lakin kendimizi bilmeyiz.

Aydınlarımız milletimi en mesut millet yapayım, der. Başka milletler nasıl olmuşsa onu da aynen öyle yapayım, der. Lakin düşünmeliyiz ki böyle bir bakış hiçbir devirde muvaffak olmuş değildir. Bir millet için saadet olan bir şey, diğer millet için felaket olabilir. Aynı sebep ve şartlar birini mesut ettiği hâlde diğerini bedbaht edebilir. Onun için bu millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, keşiflerinden, ilerlemelerinden istifade edelim, lakin unutmayalım ki asıl temeli kendi içimizden çıkarmak zorundayız.

Milletimizin tarihini, ruhunu, geleneklerini doğru, dürüst bir bakışla görmeliyiz.

İtiraf edelim ki hâlâ aydınlarımızın gençleri arasında halk ve avama uymak gerçekleşmiş değildir. Memleketi kurtarmak için bu iki zihniyet arasındaki ayrılığı durdurmak, yürümeye başlamadan önce bu iki zihniyet arasındaki uyumu doğurmak lazımdır. Bunun için de biraz avam kitlesinin yürümesini çabuklaştırması biraz da aydınların çok hızlı gitmemesi lazımdır. Lakin halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak daha çok aydınlara düşen bir görevdir.

İlk TBMM’nin Başkan Vekillerinden Çelebi Abdülhalim Efendi ile Gençlerimiz ve aydınlarımız ne için yürüdüklerini ve ne yapacaklarını evvela kendi kafalarında iyice kararlaştırmalı, onları halk tarafından iyice hazmedilir ve kabul edilir bir hâle getirmeli, onları ancak ondan sonra ortaya atmalıdır.

Ben çok ümitvarım ki gençlerimiz bunu yapacak derecede yetişkindir. Biliyorum ki ihtiyarlarımız gibi gençlerimizin de tecrübeleri vardır. Zira milletimizin yakın senelere ait gördüğü elim dersler, yakın senelerin en kesif vakaları ile dolu oluşları, devrimizin gençlerini eski devirlerin ihtiyarları kadar ve belki onlardan fazla tecrübe sahibi yaptı. Herhangi gencimiz, yaşadığı devrin belki üç misli nispetinde olaylara şahit olduğu için her gencimiz üç misli yaş sahibi sayılabilir, onları da ihtiyarlar gibi tecrübeli kabul edebiliriz. Gençlerimizin gördükleri bu tecrübelerden faydalanarak, faal, memlekete yararlı, azim ve imanla dolu olarak görevlerini hakkıyla yapacaklarına eminim.

Arkadaşlar,

Bizim halkımız çok temiz kalpli, çok asil ruhlu, ilerlemeye çok yetenekli bir halktır.

Bu halk eğer bir defa karşısındakilerin samimiyetle kendilerine yararlı olduklarına inanırsa her türlü hareketi derhâl kabul etmeye hazırdır. Bunun için gençlerin her şeyden önce millete güven aşılaması lazımdır.

Bunun için fikirlerimizi açıklıkla ifade etmeliyiz. Şahsi menfaatlerimizden, hasis emellerimizden sıyrılmaya ancak böyle canlı ve alevli ülküler sayesinde muvaffak olacağız. Gençlerin kardeşleriyle, babalarıyla, tecrübe görmüş ihtiyarlarıyla, İslam ruhuna vâkıf gerçek din bilginleriyle beraber çalışmalarında başarıya ulaşacakları kesindir.

Dini Sömürü…

Fakat bütün iyi niyete, gösterilen bütün sebata, azim ve dayanaklılığa, varılan bütün birlik ve dayanışmaya rağmen yine en güzel en doğru zihniyetleri ve idealleri bozmaya çalışacak insanlara rastlanacaktır. Öylelerine karşı bütün millet fertleri çok şiddetle karşı çıkmalıdır. Hepimiz için öylelerine karşı ezici bir birlik kitlesi şeklinde meydana çıkmaklığımız en zorunlu bir vicdan görevidir.

Zira bu hususta karıştırıcılık yapacak insanlara müsamaha göstermek, nezaketle hareket etmek terbiye eseri değil, belki bir milletin saadetine, şerefine, namusuna göz dikmiş insanlara müsamahadır ki hiçbir vakit, hiçbir fert buna müsaade edemez. Hiç kimse buna müsaade etmek hakkına sahip değildir. Siz de olmamalısınız.

Arkadaşlar, bir milletin namuslu bir varlık, hürmet edilir bir mevki sahibi olması için o milletin yalnız bilgili ve fen sahibi olması kâfi değildir. Her ilmin her şeyin üzerinde bir hassaya sahip olması lazımdır ki o da milletin belirli ve doğru bir karaktere malik bulunmasıdır. Böyle bir karaktere sahip olmayan fertler ve böyle fertlerin meydana getirdiği milletler, hiçbir zaman devlet olamazlar. Böyle milletler birer fesat ocağı olurlar.

Bilirsiniz ki Millîyet nazariyesini, millet mefkûresini yok etmeye çalışan nazariyelerin dünya üzerinde uygulama yetenekleri bulunamamıştır. Çünkü tarih, olaylar ve gözlemler hep insanlar ve milletler arasında hep Millîyetin hâkim olduğunu göstermiştir. Millîyet prensibi aleyhindeki büyük ölçüde fiilî tecrübelere rağmen yine Millîyet duygusunun öldürülemediği ve yine kuvvetle yaşadığı görülmektedir.

Özellikle bizim milletimiz Millîyetinden uzaklaşmasının çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu dâhilindeki çeşitli kavimler, millî inançlarına sarılarak Millîyet idealinin gücüyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu onlardan kovulunca anladık. Kuvvetimiz zayıfladığı anda bizi ezdiler. Anladık ki kabahatimiz, kendimizi unutmaklığımızmış.

‘Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvela bizim kendi benliğimize ve millîyetimize bu hürmeti hissen – fikren – fiilen – bütün eylem ve hareketlerimizle gösterelim’.

Bilelim ki: millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır.

Millî varlığımıza düşman olanlarla dost olmayalım. Böylelerine karşı bir Türk şairinin dediği gibi, (karşı duvardaki levhayı işaret ederek) “Türk’üm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi.” diyelim. Düşmanlarımıza bu hakikati ifade ettiğimiz gün kanaatimize, idealimize, istiklalimize yan bakan her ferdi düşman telakki ettiğimiz gün, millî benliğimize uzanacak her eli şiddetle kırdığımız, milletin önüne dikilecek her felaketi derhal devirdiğimiz gün, gerçek kurtuluşa ulaşacağız ve sizler gibi aydınlar, azimli, imanlı gençler sayesinde bu kurtuluşa ulaşacağımızdan emin bulunuyorum…”

ATATÜRK’ün bu uzun konuşmasından sonra Türk Ocağı üyelerinden Operatör Dr. Eyüp Sabri’nin yönelttiği kısaca ‘Milletimizin inkılaplarına muhalefet eden ve kendisini din irşadıyla mükellef kılan bir sınıf var. Bunlara karşı ne gibi tedbirler alınmıştır?’ sorusunu da ATATÜRK ayağa kalkarak şöyle yanıtlamıştır:

‘Bu suali, soran arkadaşımızı, izinleriyle bir noktada tenkit edeceğim. Sualleri önemlidir ancak açık değildir. Evvela soruyorum: Bu suali sorarken bu şüphe bulutlarına ne ihtiyaç vardı? Bu meseleden bahsederken açıkça konuşmaktan neden çekinmiştir? Biz bir şeyi vicdanen iyi yaptığımıza sözlerimizin gerçek olduğuna kani isek ondan olduğu gibi açık, tereddüt ve şüphelerden uzak olarak bahsetmeliyiz.

Ben kendilerinin sorularını izah edeyim: Buyurdular ki bu millet esasen her şeye yeteneklidir fakat bazı insanlar vardır ki hakikati idrak edecek kadar olgunlaşmamıştır. Bu sebeple halkın saf durumundan faydalanarak halka zararlı fikirler vererek halk için karıştırıcı mevkinde kalabilirler. Bunlara karşı tedbir var mıdır? Eğer sual böyle sorulsaydı işte burada hazır olanlar arasında çeşitli mesleklerden arkadaşlar var, asker var, tüccar var, hoca var, vesair mesleklerden kişiler var. Şüphesiz, hepimiz aynı kanaatte olduğumuzu söylerdik.

Arkadaşlar,

Her şeyden önce şunu en basit bir din gerçeği olarak bilelim ki bizim dinîmizde bir özel sınıf yoktur. Ruhbaniyeti reddeden bu din, inhisarı kabul etmez. Mesela, ulema, behemehal aydınlatma görevi, ulemaya ait olmadıktan başka dinîmiz de bunu kesinlikle meneder. O hâlde biz diyemeyiz ki, bizde bir özel sınıf vardır. Diğerleri dinen aydınlatma hakkından mahrumdur. Böyle telakki edersek kabahat bizde, bizim cehlimizdedir. Hoca olmak için yani dinî hakikatleri halka telkin etmek için mutlaka ilmi kisve şart değildir. Bizim ulvi dinîmiz her Müslümanı ümmeti aydınlatmayla mükellef kılıyor.

Efendiler,

Bir fikri daha düzeltmek isterim. Milletimizin içinde gerçek din bilginleri, din bilginlerimiz arasında da milletimizin hakkıyla iftihar edebileceği bilginlerimiz vardır. Fakat bunlara mukabil ilim kisvesi altında hakikaten ilimden uzak, gereğince ilim tahsil edememiş, ilim yolunda layıkı kadar ilerleyememiş hoca kıyafetli cahiller vardır. Bunların ikisini birbirine karıştırmamalıyız.

Seyahatlerimde birçok hakiki aydın dinî bilginlerimizle görüştüm. Onları en yeni ilim terbiyesi almış, sanki Avrupa’da tahsil etmiş bir seviyede gördüm. Ruh ve İslam hakikatlerine vakıf olan din bilginlerimizin hepsi bu kemal mertebesindedir. Şüphesiz ki bu gibi din bilginlerimizin karşısında imansız ve hain din bilginleri de vardır. Lakin bunları onlara karıştırmak isabetli olmaz…”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Konya gençliğine yaptığı bu uzun konuşma tamamlandığı zaman salon yine alkışlarla inlemiştir.

Kaynak: http://www.anitkabir.tsk.tr/content/img/06_hizmetlerimiz/yayinlarimiz/Butun_Umidim_Gencliktedir.pdf

Hakkında istanbul1881

istanbul1881
İstanbul. Tek renkle ifade edilemeyecek kadar zengin, tek kokuyla anlatılmayacak kadar çekici ve asla kaybedilemeyecek kadar değerli... İstanbul 1881, İstanbul’un büyüleyici renkleri ve baş döndüren kokularını saygı duyduğumuz ve kaybetmek istemediğimiz tarihi değerlerle harmanlayarak yaratıldı. Ayrıntılı bilgi için tıklayın.

Lütfen kontrol edin

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve Büyük Nutuk

Büyük Nutuk ve Gençliğe Hitabe  “1919 yılı Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.