Anasayfa / Genel / Hacı Bektaşi Veli’yi Sevgi, Saygı ve Hürmetle Anıyoruz…

Hacı Bektaşi Veli’yi Sevgi, Saygı ve Hürmetle Anıyoruz…

Hacı Bektaşi Veli’nin Işığında Öğretilerine Yolculuk…

15-18 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirilen Hacı Bektaşi Veli Hazretlerini Anma Törenlerini sizlere hatırlatmak isteriz.

Büyük Türk düşünürü Hacı Bektaş Veli’nin Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve Anadolu’nun Türkleşmesinde etkisi olmuştur. 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile örtüşen insan, evren ve Tanrı sevgisine ve hoşgörüye dayalı öğretileri bugün yalnızca Anadolu’da değil Balkanlar ve Orta Doğu’da da varlığını sürdürmektedir. Bu öğretilerinin ortaya çıktığı ve tüm Dünyaya yayıldığı merkez olarak kabul gören Hacı Bektaş Veli Türbesi, uluslararası önem taşıyan bu inanç sistemiyle doğrudan ilgili olması ve bu inanç sisteminin ritüel ve sembollerinin türbe mimarisi ve iç tasarımında kullanılması nedeniyle Dünya Miras Listesi’ne aday olarak gösterilmiştir.

Dostluk ve barışın temsilcisi, çağa uygun modern bir yapıda İslamiyetin en güzel şekilde uygulanması için önderlik eden ve doğru insan olmanın ilkelerini özetleyen Hacı Bektaşi Veli’yi sevgi, saygı ve hürmetle anıyoruz.

hacı bektaşi veli

Hacı Bektaşi Veli kimdir?

Hacı Bektaşi Veli, 13. yüzyılda yetişmiş ünlü bir düşünür ve gönül adamıdır. Horasan’ın Nişabur kentinde doğmuştur. Annesi Hatem Hatun, babası Seyyit İbrahim Sani’dir. Ve her ikisi de Türk soyundandır.

Hacı Bektaş Veli’nin çeşitli kaynaklarda doğum ve ölüm tarihleri değişik gösterilmektedir. Bazı kaynaklarda doğumu 1242, Anadolu’ya gelişi 1270-1280 yıllan arası, ölümü ise 1337 olarak, bazı kaynaklarda ise doğumu 1209, ölümü 1271 olarak yazılmaktadır. Akılcılığa ve bilime inanan Hacı Bektaş Veli dürüst kişiliğe sahiptir. İlk eğitim ve öğrenimini Türkistan Piri Hoca Ahmet Yesevi kültür ocağından alarak, çok sayıda bilim adamının yetiştiği Horasan’da engin bir bilgi birikimine ve geniş bir dünya görüşüne sahip olmuştur.

Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya gelişi, Anadolu Selçuklu Devleti’nin siyasi, ekonomik ve kültürel düzenin bozulduğu, yönetimde bölünmelerin ortaya çıktığı bir devreye rastlamaktadır. Hacı Bektaş Veli Kırşehir yöresindeki Suluca Karahöyük’e (Hacımköy) yerleşmiş, Orta Anadolu’yu dolaştıktan sonra Anadolu kültürünü, Anadolu insanının gelenek ve göreneklerini özümseyerek yeni bir bilim ve öğreti merkezi kurmuştur.

Hacı Bektaş Veli, Türk dili ve kültürünün yabancı etkilerden ve her türlü yozlaşmalardan korunması çabalarını ömrü boyunca sürdürmüştür. Ortaya koymuş olduğu birleştirici ve yükseltici öğreti her türlü bağnazlıktan uzak, çağa uyan ilkeler haline gelmiştir. Hacı Bektaş Veli ibadet ve günlük yaşamda kadını erkeğin yanına almıştır. Güzel sanatlara sevecenlikle bakmış, öğretisini yaşama geçirmiştir.

Yunus Emre’nin de içerisinde bulunduğu pek çok Anadolu aslanının gönlüne ateş yakan bu eşsiz kişiliğin, Yunus Emre ile olan hikayesini de sizlere Nezihe Araz’ın kelimeleriyle, Yunus Emre’nin dizeleriyle, Dertli Dolap kitabından aktarıyoruz:

Mistik Sairler

‘MERDAN KOCA’YA BİN SORU

İçin, dışın murdar iken

Dost neylesin senin ile

Gönlün, gözün nefs ü heva,

Aşk neylesin senin ile?

            Sohbet çözüldü, meclis dağıldı, her zamanki gibi Merdan Koca’yı eve götürmek gene Yunus’a düştü. Yunus bu çok sevdiği, çok saydığı adamı sol kolunun dirseğinden usulca tuttu, karanlık sokaklardan acele etmeden ağır ağır geçmeye koyuldu. Aklında bir değil, bin soru vardı. Nereden başlayacağını kestiremiyordu. Düşünecek çok da vakti yoktu, ilk ağızına gelenleri diyiverdi:

-Hocam, onların vücudu keramet dedin. Kimlerin? Pek anlayamadım?

-Erenlerin Yunus, Tanrı dostlarının…

-Şimdi bu Bektaş Sultan dediğiniz bir Tanrı dostu mu? Kim biliyor bunu? Elinde Mevla’dan beratı mı var?

-Allah dostu elbet. Allah dostlarının ellerinde yazılı beratları yoktur, ama yüzlerinde öyle bir nur, huzurlarında öyle bir ışık vardır ki bu, berattan daha da değerlidir. Öyle olmasa, ‘’mağripten, maşrıktan cümle alem’’ koşa koşa ona gelir mi?

-Gelir ya. Sultan diyorsunuz, elbette her gelenin bir isteği vardır.

Merdan koca güldü, yolun ağzında durdu, bir elini Yunus’un omuzuna koydu:

-Oğlum, Yunus’um, dedi, sultansa, sancaklı, kaftanlı bir dünya sultanı değil, bir mana sultanı… Bir aba, bir kırba, o kadar… Hükmünü fermanla değil, dermanla yürüten, gönüllere hükmeden bir er onlar.

-Sen onu görmedin, değil mi, hocam?

Kalpten kalbe, yol ardır. Uzaktan da olsa selamını, kokusunu aldım. Dizlerimde derman olsa giderdim de. Ama kocadım, çok kocadım… Artık gönül seferiyle yetinmek zorundayım.

            Gene yürüyorlar. Gene Yunus’un içi dalgalanıverdi. Hocasının son sözleri gene ona ölümü, ardını hiç bırakmayan o korkuyu hatırlattı. Hocası, gönül gözünden, gönül seferinden söz ediyor, oysa onun bunlarla alışverişi kesildi. ‘’Yarısı nar oldu Yunus’un yarısı nur’’ dedi. Nar ile nurun kavgasında şimdi Yunus. Ve dedi ki:

Dünya ile üns bağlayıp

Gönül gözün köy eyledin.

Zulmet dolıcak gönlüne,

Nur meylesin senin ile?

Böyle okudu. Merdan Koca:

-Doğru dersin, Yunus, dedi. Gönül gözünü kör eyleme.

Ve sonra, kapıyı araladı, içeriye girdi. Ocakta son nefesini alıp vermekte olan bir iki tezek vardı. İçeri odadan, uyuyanların nefes sesi geliyordu. Usulca öğrencisine:

-Gel otur biraz, dedi. Belli, dolusun, nasıl olsa uyku tutturamayacaksın. Gel otur, bir çift laf edelim, açılırsın.

Oturdular, Merdan Koca:

-Zaten bütün dünya, bütün hayat, nar ile nurun kavgasıdır, çekişmesidir. Dünya bir zıtlar dünyasıdır. Marifet, zıtlıklarını bile bile bunları birleştirmek, bir uyuma sokmaktır, dedi. Uyum!

-Nasıl olur ki bu?

-Kendine bak, vücuduna bak da nasıl olurmuş gör. Toprak, hava, su, ateş hepsi sende. Karnın, bağırsakların necasetle (pislikle) dolu; kafan, beynin şerefli öğelerle (şerafetle), kalbin sevgiyle (muhabbetle)… İyi şeyler de sende, kötü şeyler de sende. Ama Allah onları öyle güzel birlemiş birlikte etmiş ki sen farkına bile varmıyorsun, Firavunla Musa, Şeytanla Rahman, nefisle ruh. Hepsi bir avuç vücudun içinde ancak kimimizde rahman galip, kimimiz de şeytan. Kimimiz Musa suretliyiz, kimimiz Firavun, kimimiz nefsimize düşmüşüz (nefsaniyiz) kimimiz ruhumuza (ruhani)…

– Neden? Neye böyle oluyor sanki? Yakışır mı Allah’a bu? Neden herkese aynı nimetleri vermiyor? Neden ?

Kimine dünyada hiç gussa vermez

Kiminin derdini şöyle bol eyler

Kimini dünyada hayvan yaradır

Kimini kendisine muhlis kul eyler?

Neden?

Kimin elin alır arşa çıkarır,

Kimin nara yakar kara kül eyler.

Kimine bir aba vermez giyesi

Kiminin altına atlas çul eyler.

Neden ?

Hacı Bektaşi Veli

-Bu, alem düzeninin ve Allah’ın bizim akıl erdiremediğimiz adaletinin gereğidir.

-Ama ben, adalet dediğin bu şeye aklımı erdirmek istiyorum, Merdan Koca’m! Çatır çatır çatlasa da başım bunu yapmak istiyorum. Bunu yapamayınca rahat edemeyeceğim.

-Bu çalışıp çabalamayla olmaz Yunus, oğlum. Bu bir alın yazısıdır. Bazıları görüverir bunu.

-Bazıları? Herkes değil? Belki de ben; o bazıları dediğinin içindeyim. bazı şeyleri öğrenmeyi , gönlümdeki, karanlık düğümleri çözmeyi öyle istiyorum, o kadar şiddetle istiyorum ki, belki de bir gün yolun doğrusu bana da görünüverir.

Merdan Koca sustu. Bu konuda umutlu değil miydi yoksa? Merdan Koca kendisinin Yunus’a yetmediğini, ona huzur verse de zorluklarını çözemediğini biliyordu. Bunu iyice hissediyordu. Aksi olsaydı, değil bir günde bin bir soru, Yunus onun karşısında ağzını bulamaz, aklını seçemezdi.

Merdan Koca sustu. Yunus büsbütün karamsarlığa düştü. Ümitleri bir anda sönüverdi. Yunus dedi:

Muradıma, maksuduma ermezsem,

Hayır bana, yazık bana, vah bana!

Kadir Mevlam, cemalini görmezsem,

Hayıf bana, yazık bana, vah bana!

Hacı Bektaşi Veli

HİKAYE-İ BEKTAŞ VELİ

Acep bir yerde var m’ola

Şöyle garip bencileyin.

Bağrı başlı, gözü yaşlı

Şöyle garip bencileyin?

            Şimdi biz , ‘’Acep bir yerde var m’ola, şöyle garip bencileyin?’’ diye zarı zarı ağlayan Sarıköylü dertli Yunus’u Sarıköy’de dertleriyle baş başa bırakalım da, kalemimizin başını da, atamızın başını da Kırşehir’in Sulucakarahöyük köyünde, Hacı Bektaş Sultan yönüne çevrilelim. Çevirelim, çünkü suyun başı orada. Ve bu suyun başına ermedikçe, o suyun akışı içinde yuvarlanıp gidenleri, yazgısını o suyla birlikte götürenleri görüp göstermemiz imkansız.

Bektaş Veli demek, bir masallar ve efsaneler adamı demektir. Ama bize ne? Tarihler başını dövsun dursun. Rivayetçilerin canı sağ olsun. Birinciler konuşmamış, ikinciler konuşmuş; konuşmuş Allah için… biz elimizde sevgi ışığı, akı karadan seçebildiğimiz kadar seçe seçe, rivayetler karanlığında masallar, efsaneler ormanında kendimize bir yol açacağız. Sevginin gösterdiği yol, şeksiz şüphesiz, her sefer doğruya çıkar. Ama geç, ama güç!

Yıl bin iki yüz kırk iki, diyorlar. Horasan’ın Nişabur şehrinde bir oğlancık dünyaya geldi, göbeğini Mehmet diye kestiler. Babasının adı Musa Sanioğlu Seyid Mehmet, anasının adı Hatem Hatun’du.

Küçük Mehmet, dört yaşını doldurunca, babası tarafından, çağın büyük üstadı Lokman Perende’ye teslim edildi.

Lokman, Mehmet çocuğu eğitmeye başladığı ilk günden beri zorlu bir işe koşulduğunu fark etmişti. Çünkü, sırası önünde oturan bu çocuk, öyle her çocuğa benzemiyordu.

Hacı Bektaşi Veli

İlk derste, neyi öğrenmek üzere besmeleyi çektilerse, Lokman Perende daha ağzını açmadan, Mehmet çocuk onu okudu ve Fatiha’yı çekti. Belli ki, bilinmezliğin gizli hazinelerindeki bilim ve marifetten küçük çocuğun kalbine yol vardı ve bu yoldan her şey gürül gürül ona akmadaydı. Söylenceler böyle.

Bir gündü, Lokman Perende, Mehmet’le ders yaptıkları odaya girdi. Odayı parlak bir ışıkla kaplı gördü. Şaşırdı.

Mehmet çocuk, önünde Kur’an çalışmaktaydı. Sağında ve solunda güzellikleri dille söylenemeyecek iki kişi oturuyordu. Bilinmez dünyanın erenlerinden iki kişi… Lokman Perende’yi görünce hemen kayboldular. Neden sonra kendine gelen hoca:

-Ne yapıyorsun Mehmetim? Diye sorunca, çocuk, masum masum, sade sade:

-Kur’an okuyorum, dedi.

Lokman Perende, bütün gördüklerine rağmen, ona hocalık etmeye bu dile, beyana sığmayan soyut ruhu, dünya düzeni altında tutmaya zorunlu ve bununla görevliydi.

Onun için, genellikle öğrencisi karşısındaki güçsüzlüğüne rağmen, istifini bozmuyordu.

Derler ki, bir gün ders okudukları medresede, evet, çocuk artık medreselik yaşa varmıştı. Lokman Perende abdest almak için çömezinden su istedi.

Çeşme, medreseye hayli uzaktı ve nedense oradan su getirmek Mehmet’e güç gelmiştir. Yüzünü kızdırdı:

-Hocam, dedi, dua etsen de su, bizim bahçemizden aksa.

Lokman Perende:

-Mehmet, dedi, benim duam böyle kerametler için yeterli değil ki.

-Beraber dua edelim öyleyse.

Hoca, talebe el açıp Hak divanında duaya durdular.

Mehmet niyaz etti. Lokman amin dedi. Hak çocuğun masum niyazına karşı durmadı. Medresenin bahçesinde bilek kalınlığında bir su peyda oldu, billur billur akıyor, şıkır şıkır ses veriyordu.

Gene söylenceler der ki: Az zamanda, pınarın etrafında susam çiçekleri açtı. Gün yüzüne Mehmet çocuğun duasıyla çıkan suyun bir sırrı vardır. Su, sırrını susmalara söyledi. Susmalar bu sırrı rüzgara verdiler. Rüzgar dağlara iletti ve sıradağlar birbirine geçire geçire bu sırları, ta Anadolu topraklarına ulaştırdı:

-Rum’a, Horasan diyarında bir er gelecek. Öyle bir er ki!

O çağlarda Rum diyarı, dirliksiz, düzensiz, başsız, güvensiz, böyle bir eri, bir kurtarıcıyı bekliyordu. O sıralarda bütün Anadolu, mayasız bir hamur gibi, demsiz, yomsuz çözülüp gidiyordu.

Bir kurtarıcı, bir birleştirici, bir toplayıcı, gerçekten lazımdı. Uyanık gönüller, bu kokuyu almışlar bu geleceği gözlemeye başlamışlardı.

Ama vakit, henüz vakit değildi. Dem gelip kıvamını bulunca, bu da olacaktı elbet!

Mehmet’in medrese dersi bitince, Lokman Perende, bıraktı koydu, hac yoluna revan oldu. Arafat’ta diğer hacılarla birlikte dururken, birden aklına memleketi geldi. Yoldaşlarına:

-Kardeşler, dedi, bugün arifedir. Bizim diyarda arife günleri pişi yapılır. Pek de lezzetli olur.

O, böyle konuşurken, hocasının istediği Mehmet’e malum oldu. Gerçekten de Lokman Hoca’nın evinde o demde pişi yapılıyordu. Mehmet sıcak pişilerden birini aldı, ermişlik gülüyle Horasan’dan Arafat’a uzattı:

Buyur hocam, dedi.

Lokman Perende, hac dönüşü kendisini karşılayan büyük kalabalık içinde elini önce öğrencisi Mehmet’e uzattı ve onu:

-Merhaba ey Hacı Bektaş Veli! Diye selamladı.

Bu isim ona bütün bir zamanlar için armağan edilmişti.

Hacı Bektaşi Veli

RUM YOLLARI GÖRÜNDÜ

Bundan evvel bunda gelen veliler

Bu yolu böylece koymuş ulular,

Ab-ı Kevser ırmağından dolular,

İçer can ü dilden tevhit edenler.

            Delikanlı Bektaş’a, hocası tarafından bu ad ve lakap verilince o, birdenbire çok ünlü oldu. Adı dillerde dolaşmaya başladı. Hocaların hocası Ahmet Yesevi ile buluşup görüşmesi işte bu demlere rast gelir. Eğer, bizim daha evvel yazılan Anadolu Evliyaları nam kitabımıza gözünü değdi ise bütün bunları birlisiniz. Ama biz, sanki bu işi olmamış gibi, kısaca o günlerin üzerinden geçelim.

Hacı Bektaşi Veli

Hoca Ahmet Yesevi ile Bektaş Veli’nin buluşması gerçekten mi oldu, yoksa mana aleminde mi? Bunun doğrusuna parmak basmak güç. Çünkü o çağlarda efsanelerle gerçekler birbirleriyle öyle sarmaş dolaşa, öyle iç içe ki, ayırıp çözmek hemen de mümkün değil.

Öykücülerin yazdıklarına kulak verirseniz, onlar diyorlar ki, ‘’Bektaş Veli bu halde vakit geçirirken hocasının hocası Ahmet Yesevi ile konuştu. Onun işareti ile kafirlerle savaşıp, Tanrı için sava ödüllerini aldı.’’

Böylece, Bektaş Veli, bir süre Ahmet Yesevi’nin ışığı ile ışıklandıktan sonra ona Rum ülkesinin yolları gösterildi. Bu iz ve olay şöyle gerçekleşti:

Bir gün, Hoca Ahmet Yesevi Türkistan’da Yesi şehrindeki zaviyesinde yanan, Ata ocağından bir köseyi (odun) alarak Diyarı Rum’a fırlattı ve ‘’Ey Bektaş! Oğlum her kande bu köseği düşer ise senin yerin onda olsa gerektir’’ diye haber verdi. Az sonra da, sanki köseğinin düştüğü yerden kendisine haber ulaşmış gibi, Bektaş’a müjdeledi: ‘’Anadolu’da Sulucakarahöyük’ü sana yurt verdik. Artık burada eğlenme, Rum’a revan ol, yürü!’’

Bektaş Veli, emre uyup baş kesti. Hiçbir yerde eğleneceği yoktu. Ocaktan fırlatılan ateş sanki kendi bağrına düşmüş gibiyi. İçinde bir yangın kabarmış, Rum’un özlemiyle onu tutuşturmuştu. Unutmayalım, Bektaş, Horasan’dan Anadolu’ya kutsal bir görevle geliyordu.

Efsaneleri şifrelerle anlatmak istediğini kendi anlayışımıza çevirirsek Bektaş’tan istenen bir şey vardı. Aynı şey Hoca Ahmet Yesevi’nin kutlu ocağında başka Horasan erlerinden de istenmiş, onlar da aynı görevle Rum’a ‘’revan’’ olmuşlardı.

İş büyüktü, yüklüydü, çetindi: Anadolu’yu adım adım, nefes nefes Türkleştirmek, Orta Asya baba ocağında pişip gelişen töreyi, sırayı, mücahit ruhu, aşkı, inancı Anadolu’ya aktarıp kotarmak! Hacı Bektaşi Veli

Şimdi Bektaş Veli de bu nama yola çıkıyordu.

Bektaş Veli ‘nin ilk konak yeri necef oldu. Orada bir ‘’erbain çıkardı’’. Yani kırk günlük çileye soyundu. Kerametleri herkesi hayret ve hayranlıkta bırakıyordu.

Necef’ten Mekke’ye, Mekke’den de Medine’ye yürüdü. Medine’de iki ‘’erbain çıkardı’’. Sonra sırasıyle Kudüs, Şam ve Halep’te konakladığını, her konakta bir ‘’erbain’’ çıkardığını öğreniyoruz.

Davut Peygamber’in mezarına geldiği zaman oranın ermişleri etrafına toplanıp:

-Bizde seninle ‘’erbain’’e girelim, dediler.

Bektaş Veli tüm erenlere sordu:

-Kadın çilesine mi soyunacaksınız, er çilesine mi?

Erenler birden cevap veremediler.

Onlar susunca, Bektaş açıkladı:

-İsterseniz kırk gün hiçbir şey yemeden perhiz yapalım. Bu, kadın çilesidir. İsterseniz kırk gün tuzlu et yiyip su içmeyelim. Bu, er çilesi!

Davut Nebi mezarlığındaki erleri bir düşüncedir aldı. Bu, gerçekten zorlu bir denemeydi:

-Biz dediler, bu ikinciyi yapamayız.

O zaman Bektaş Veli:

-Pekala, dedi, er çilesine soyundu.

Sanki o, Rum Diyarı’ na gelmeden önce, her türlü insan zayıflığından arınmak, yıkanmak, saf hale gelmek istiyordu.

Davut Nebi mezarlığından çıktığı zaman rengi solmuş, zayıflamış, güçten kesilmişti, ama eriştiği Tanrı’nın ışığında yıkanmış, arınmış, tertemiz, arı ve duru bir hal almıştı.

Hacı Bektaşi Veli

Böylece yine yola koyuldu. Artık hiçbir konakta karar etmek için gücü, sabrı yoktu. İkinci ve gerçek vatanı onu çekiyor, özlemlerle bekliyordu.

Sıcak bir ağustos sabahıydı. Sulukarahöyük köyünün hamarat kadınları köyün doğu yönündeki pınar başında buğday yıkıyorlardı.

Herkesin gönlü ferah olduğu bir gündü. O sırada kızgın güneşin altında bir yolcu, ağır ağır pınara doğru yürüyor. Uzunca boylu, sarıca benizli, derin siyah gözlü, elmacık kemikleri çıkık, alnı açık, aydın, huzurlu bir derviş. Sessiz sessiz yürüyordu ama gene de bir anda bütün kadınların başını kendine doğru çekiverdi. Hepsinin nefesi kesildi, köylerinin ufkunda ansızın doğan bu inanılmaz güzelliğe bakakaldılar.

Sonra, içlerinden biri yavaş yavaş kendine geldi. Karşıda, elinde asası, bir derviş, alelade bir derviş duruyordu işte! Belki de ekmek istiyordu. Böyle düşünen bir kadın, tatlı tatlı, gülümsemeyerek kendisine bakan yabancıya hışımla seslendi:

-Hey, derviş! Eğer ekmek istiyorsan Allah versin. Bizim yabancılara verecek ekmeğimiz yok!

Yabancı sesini çıkarmadı, pınarın az ötesinde dalları yerleri öpen bir salkımsöğüt vardı, altına girdi, onun serinliğine oturdu. Kendisine yapılan davranışa ne darılmış, ne gücenmiş, sanki söylenenleri duymamış gibiydi.

BİZİM EV MİHMAN OL!

Sancağın kaldırdı, düzüldü yola

Sancağın altında ümmeti bile

Gel günahkar kulum, günahın dile

Bir yeşil sancaklı sultan göründü.

            Söylence düzenler, Sulucakarahöyük köyünün Selçuklu hükümdarı Alaeddin Keykubat tarafında Yunus Makri adlı bi ulu kişiye yurtluk ocaklık olarak verildiğini söyle. Yunus Makri’nin dört oğlu varmış: İdris, İbrahim, Sarı, Süleyman. Bu dört genç babalarının ölümünden sonra bu yurtluğa yerleşmişler. Ev bark sahibi olmuşlar. Kız alıp, kız verme bahanesiyle buralara gelen birkaç oba daha Karahöyük’te mekan tutunca burası ufacık tefecik bir köy olup çıkmış.

Şimdi biz, gene gelelim Sulucakarahöyük’ün pınar başına, hani kızlar kadınlar buğday yıkıyorlardı ya, oraya. Hani bunların biri, gelen konuğu ‘’Ekmek istiyorsan git, Allah versin, bizde yok’’ diye payladı ya, o güne.

Bu söz üstüne, derviş konuk, söğütlerin altına yürümüş, kadınlar da işlerine dönmüşlerdi. Sular gene şıkırdıyor, kehribar rengi buğdaylar yıkanıyordu, ama kadınların şakıması kesilmişti. Hepsi, arkadaşlarının yabancıya yaptıklarından utanmıştı. İçlerinden biri:

-Neden, dedi, ekmeğimiz yok dedin? Belki açtır garip, ben eve varıp ona ekmek, azık getireceğim.

Böyle dedi ve yola düzüldü. Az sonra, birkaç yufka ekmeği, biraz yağ ve balla birlikte geldi. Onları yabancı konuğa sundu. Bu getirdiklerinin, teknesinin dibinde, kalan son nafaka olduğunu kendinden başka bilen yoktu.

Daha sonraları, efsanelere ve tarihler kitabına Kadıncık Ana veya Kutlu Melek adlarıyle geçecek olan bu kadının asıl adı Fatma Bacı’ydı.

Fatma Bacı genç yaşında ermişler sınıfına karışmış, erenler sofrasına oturmuş bir seçkin kadındı.

O zamanlar, Rum erenleri Sakarya suyunda toplanır sohbet ederlermiş.

Şu anlattığımız konuklama olmadan günler önce gene öyle toplanmışlar, sohbet edeceklermiş. Erenler meclisinde ne bir eksik varmış ne bir fazla. Rum erenlerinin o demdeki ünlü kutbu Karaca Ahmet Sultan bile oradaymış. Meclis tamammış ama gene de kimse sohbetin başını bağlayamıyor, sevdayı demlendiremiyormuş. Herkeste tuhaf bir hal varmış.

Fatma Bacı, birden yerinden doğrulmuş ve gözlerini görünmez uzaklara dikerek sanki dört göz, dört kulak dinlemeye başlamış. Beti benzi kül gibiymiş. Bir yandan da cennet bahçelerinden bir müjde getiriyor gibi gülümsüyormuş.

Görünmez uzaklıkları bir süre öylece dinledikten sonra o nazlı, o tatlı edasıyle şöyle seslenmiş:

-Selamlar olsun ey ünlü ermiş! Selamlar olsun!

Erenlerin cümlesi bir Fatma Bacı’ya bakmış, bir etrafa bakmış. Oysa, ortalıkta ne bir kimse var, ne bir ses duyuluyor. Öyleydi de Fatma Bacı kime sesleniyor, kimin selamına karşı duruyordu? Bunu kendisine sordular:

-Kimin selamını aldın?

Fatma Bacı, sanki ezelden kendisine ulaşan sesin geldiği yönden başını soru soranlara görülür bir gayretle çevirmiş:

-Şu demde Rum’a bir gerçek er erişti, siz erenlere yönelerek selam verdi, onun selamını aldık!

Erenleri bir meraktır almış, soruların ardı arkası kesilmez olmuş: Kendisi nerelidir, gelişi neredendir?

-Horasan diyarındandır, ama gelişi Beytullah yönündendir, gerçek ermiştir, uğuru kademi ulu tutulmuştur, cümlemizin çerağı ondan uyanacaktır.

Fatma Bacı bütün bunları nasıl bildi de söyledi, orası bizce bilinmiyor. Ama bu işin bizce güzel olan yanı şu: Rum’a Horasan’dan bir er geliyor. Atalarımızın Türklük adına dağarcığına doldurduğu ne miras varsa sırtında. Rum’a bir aşı yapmaya, ayrıkları birlemeye, bozukları düzenlemeye geliyor. Ve bunu ‘’Diyarı Rum’da’’ ilk sezen, can gözüyle ilk gören uyanık bir kadın kişi oluyor, haber veriyor ve diyor ki: ‘’ Cümlemizin çerağı ondan uyanacak!’’

Tarihler, bu olayın bundan daha güzelini henüz yazmadılar!

İşte Fatma Bacı, o gündür bugündür bu mutlu yolcuyu bekliyordu. Kulağı kirişte gözü yolda, kalbi kuşkudaydı.

Daha onu, pınar başına doğru ilk adımını koyduğu zaman tanımıştı. Yağını, balını önüne dökmesi bundandı. Hemen babası İdris Hacı’ya koştu, bir tenhaya çekip olanları anlattı. Telaşlı, nefes nefeseydi, yabancı konuğun gidivereceğinden korkuyordu. Birlikte söğüt dibine vardılar. O, derin bir düşünce denizinde gözleri kapalı. Öylece duruyor, sanki akşam karanlığında eriyip gidiyordu. Gelenleri duymadı, fark etmedi. İdris Hacı usul usul elini omzuna koyunca güzel gözlerini açtı. Fatma Bacı’nın, gözü gönlü dayanılmaz bir ışıkla doldu. Babası sordu :

-Bizim eve konuk olur musun?

Soruya, bir cevap alabilmek için, üç defa sorması gerekmişti.

-Eyvallah, dedi. Neden olmasın?

Üçü birden yürüdüler. Evin önünde ulu bir dut ağacı vardı. Geleneğe göre bu Hoca Ahmet Yesevi’nin, Bektaş veli adına Anadolu’ya fırlattığı, yanan köseğinin dalının yeşermesiyle can bulmuş olan ağaçtı. Yolculuk sona ermiş, köklenip dallanma sırası gelmişti.’

Hacı Bektaşi Veli

Hacı Bektaşi Veli

Kaynak: http://www.hacibektas.bel.tr/portal/haci-bektas-veli-hayati/

http://www.kulturvarliklari.gov.tr/TR,45345/haci-bektas-veli-turbesi-nevsehir.html

Dertli Dolap, Nezihe Araz

Hakkında istanbul1881

istanbul1881
İstanbul. Tek renkle ifade edilemeyecek kadar zengin, tek kokuyla anlatılmayacak kadar çekici ve asla kaybedilemeyecek kadar değerli... İstanbul 1881, İstanbul’un büyüleyici renkleri ve baş döndüren kokularını saygı duyduğumuz ve kaybetmek istemediğimiz tarihi değerlerle harmanlayarak yaratıldı. Ayrıntılı bilgi için tıklayın.

Lütfen kontrol edin

Kurban Bayramımız Kutlu Olsun…

İyi Bayramlar Dileklerimizle!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.