Anasayfa / Genel / ‘Oyunlarla Yaşayanlar’ Ekibi ile Röportaj

‘Oyunlarla Yaşayanlar’ Ekibi ile Röportaj

İSTANBUL 1881 ekibi olarak edebiyatın kilometre taşlarından Oğuz Atay’ın ‘Oyunlarla Yaşayanlar’ oyununu sahneye taşıyan Uludağ Üniversitesi oyuncularıyla buluştuk. Bütün sorularımıza büyük bir samimiyetle cevap veren bu değerli gruba teşekkürlerimizle…

oyunlarla-yasayanlar-1

 

Dramaturji Ekibi: Derya Aktaş, Doğa Canbek, Nihayet Köse, Pelin Akan

Reji Asistanı: Derya AKtaş

Sahne Amiri: Nihayet Nihal Köse

Afiş Tasarımı: Doğa Canbek

Işık Tasarım ve Müzik: Pelin Akan

Dekor Tasarımı: Ekip çalışması

Kostüm Tasarım: Ekip çalışması

Coşkun Ermiş: Sergen Bölük

Cemile: Tuğçe Şener

Ümit: Uğur Ünsal

Saadet Nine: Yüksel Hakverdi

Saffet Söylemezoğlu: Kerem Can San

Servet Duygulu: Onur Camcı

Emel Sevinir: Gizem Karasu

Müzik Hocası, Garson, Komiser: Gökberk Gültekin

Komşu Kadın: Nihayet Köse

oyunlarla-yasayanlar-afis

”Yönetmenin sahneye koyduğu bu koca yaşam oyununda farklı rollere hakkıyla can vermeye çalışıyoruz hepimiz. Yetmiyor, oyunun içinde başka kimlikleri giyiniyoruz. Bir an geliyor oyun ve gerçek birbirine karışıyor. Oyun nerede bitiyor, hayat nerede başlıyor, bilemiyoruz. Gerçeğin ne olduğunu öğrenmek oyunun aslında gerçek olmamasıyla yüzleşmek cesaret ediyor.”

 

İSTANBUL 1881: Öncelikle röportaj isteğimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Oğuz Atay’ın eserlerinde belirleyici unsurlar var. ‘Oyun’ ve ‘aydın’ kelimeleri eserinin temek noktası. Zaten Tehlikeli Oyunlar, Oyunlarla Yaşayanlar gibi isimleri seçmesinde de bir anlam olduğunu biliyoruz. Sizce Oğuz Atay’ın burada vermek istediği mesaj neydi? Oğuz Atay’ın gerçek amacı neydi?

 

Kerem Can San: Aydın kelimesiyle alakalı bir zoru yok. Sadece Türkiye’nin aydın kesimini genelde ele alıyor. Kendisi de o kesime ait bir insan olduğu için ‘aydın’ sorunu aslında ilgi odağında genelde. Ama oyun meselesi aslında romanlarının ve tiyatro oyununun biçimini oluşturan ve aslında kendi hayata bakışını da fikirlerini de oluşturan önemli bir etken. Çünkü hayatı bir oyun olarak algılamak veya hayat gerçeğinden gözlediği karakterlerinden oyun oynayarak kaçma gibi durumlar söz konusu. O yüzden oyun kavramıyla çok ilgileniyor. Hayatı oyunlarla beraber götürmek, çok ciddiye almamak ya da oyunları çok ciddiye alan insanların yaşadığı problemlerle falan çok ilgileniyor. Bu konuda o yüzden oyun kavramı hem kendisinin hayata bakışını hem de eserlerinde önemli bir etken olarak karşımıza çıkıyor.

oyunlarla-yasayanlar-2

 

İSTANBUL 1881: Oyunun nereden bittiği ya da gerçek olarak nerede başladığı sorusu var hep bu sorular üzerinde duruyor. Siz oyunu etüt ederken, oyuna hazırlanırken bunları ayırmaya çalıştınız mı? Yoksa Oğuz Atay’ın gerçek felsefesi olan nerede başladığı ile ya da nerede bittiğiyle ilgilenmeyip sadece Oğuz Atay’ın felsefesini mi yaymak istediniz? Amacınız neydi?

 

Sergen Bölük: Biz oyunla gerçek kavramını aslında oyunu çalışırken karıştırmaya çalıştık. Oğuz Atay’ın zaten oyunu yazarken başında düştüğü not şu şekildedir: ‘Coşkun Ermiş’in evi tamamen gerçektir, evin dışında yaşadığı sahnelerin olup olmadığı belli değildir.’ O yüzden biz de bundan hareketle oyunun sonlarına doğru özellikle, dekor değişimleriyle ya da herhangi bir repliği söylerken Emel’in evindeyken tekrar Coşkun’un evine geçmesi, oyun ve gerçeği sürekli karıştırma yoluna gittik. O yüzden de biz çok ayrıma girmedik. Oğuz Atay da çok ayrıma girmiyor.

oyunlarla-yasayanlar-3

 

İSTANBUL 1881: Kitabın ilk adı zaten ‘Hayat Bir Oyundur’ olarak konulmuş, sonradan ‘Oyunlarla Yaşayanlar’a dönmüş. Bir anlamda siz de hayatı ve oyunu içe katmaya çalıştınız. Oğuz Atay; Yıldız Kenter ile Şükran Güngör’e oyununu götürüyor. Yıldız Kenter ilk bölüm idare eder, ikinci bölüm çok sıkıcı yorumunda bulunuyor. Şükran Güngör de etkilendiğini ancak neyin gerçek neyin oyun olduğunu ayırt edemediğini belirtiyor. Oyunun, o sene sahnelenmesini de pek istemiyorlar. Baktığımız zaman aslında sizin ortaya koyduğunuz yorumda çok da gerçekle oyunu ayırmaya çalışmadığınızı görüyoruz. Siz birbirinizi nasıl etkilediniz bu anlamda, birlikte çalışma süreciniz nasıldı?

 

Pelin Akan: Biz yazarın diğer metinlerini de okuduk, yazarlık bölümü öğrencileriyle 5 kişiden oluşuyordu ekip. Sonrasında hepimiz Tutunamayanlar, Korkuyu Beklerken, Günlük gibi kitapları tekrar okuduk. Slayt gösterileri yaptık, arkadaşlarımıza anlattık. Böylece çalışma süreci başlamış oldu. Karakter analizleri yapıldı, Coşkun, Cemile hepsi için. Oyunda zaten iki etken var ‘oyun kavramından öte ‘oyunbozan’ kavramı da var. Gerçekliğin kırılmasını biz oyunda yaşarken eş zamanlı olarak gerçeklik duygusunu da yaşadık. Cemile benim dikiş dikme oyunum der mesela. Aslında bunlar hepsi Oğuz Atay’ın yaşamın içinde bizlerin var olabilmesi için yarattığı oyunlardır. Biz kendimize oyunlar belirleriz: evcilik oyunu, bir yerlere gitme oyunu… Her şeyin bir oyunu vardır ve böyle devam eder. Bundaki sancıyı biz aslında konu aldık. Varoluş sancısını konu aldık ve bunu da Coşkun karakteri en iyi şekilde yansıtmıştır. Bir döngüyü de tamamlar aslında. Düş mü gerçek mi durumunu biz zaten hep hayatlarından sorularla cevap veririz, sahnelemedeki rejimizi de aslında biraz bundan yana yaptık. Seyircilerin içine oyuncularımızı oturtarak gerçeği ve oyunu iç içe sunduk.

 

İSTANBUL 1881: Coşkun ve Cemile karakterlerinin var olma sürecine tanık oluyoruz. Cemile bir evi geçindirme derdinde dikiş yaparak öyle var oluyor. Coşkun karakteri emekli, yazdığı oyunlarla var oluyor. Bu var olma sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz yani toplum değerlerine baktığımız zaman aslında herkes Cemile gibi var oluyor günümüzde. Coşku’nun biraz daha ütopik, gerçeklik algısından çıkarak bir var olma süreci. Bu durumu nasıl analiz ettiniz?

 

Sergen Bölük: Coşkun Ermiş, zaten aslına baktığınız zaman istediği gibi bir hayat yaşayamamış bir adam. Aslında ne olmak istediğine, ne yapmak istediğine çok geç karar vermiş bir adam. O yüzden örneğin bize doğduğumuzdan beri yüklenen roller, ona da yüklenmiş. Babası öğretmen olmasını istemiş öğretmen olmuş, evlenmesi gerektiğini düşünmüş ve evlenmiş. Ancak bir de insanın kendini tanımaya başladıktan sonra, kendini keşfetmeye başladıktan sonra, bu benim hayatım değil, ben bunu yapmak istemiyorum, başka şeyler yapmak istiyorum, insanlara bir şeyler öğretmek istiyorum öncelikle kendimi keşfetmek istiyorum daha sonra insanlara bir şeyler anlatmak istiyorum derdine düşmüş. Tabi bunu çok geç fark ediyor, 40 yaşından sonra. Bunu da oyun yazarak en doğru yolun oyun olduğunu düşünüyor ve oyun yazarak var olmaya çalışıyor ve insanlara bir şeyler söylemeye çalışıyor ama oyun yazmada da başarılı olamıyor. Evlilikte de başarılı olamıyor, oyunların sonunu da getiremiyor zaten çünkü Oğuz Atay da aslında hayata oyun olarak baktığı için oyunun sonu demek hayatın sonu demek, ölmek demek. O yüzden hiç bir oyununu bitiremiyor ve aslında o da var olamıyor.

oyunlarla-yasayanlar-4

 

İSTANBUL 1881: Peki burada karakterler üzerinden cevaplamasını istesem mesela Coşkun var olma sürecini tamamlamaya çalışıyor, peki diğer karakterlerin sizce sunduğu ya da sunmak istedikleri neydi?

 

Nihayet Nihal Köse: Kerem’in oynadığı karakter aslında Coşkun ile beraber var oluyor keza Onur da öyle diğerleri de onunla beraber o oyuna katılıyorlar. Coşkun’un yaratmış olduğu oyunlar onlarında var olmasına neden olacak. Emel onun aşk oyunlarını yazmayı istiyor ve bunun üzerinde kendi varlığını tamamlamaya çalışıyor. Dolayısıyla aslında hepsinin ortak bir noktada Coşkun’un oyunlarına ihtiyacı var ve bunu için onu zorluyor Saffet. Böyle kolektif bir ortak buluşmaları var diyebiliriz bütün için.

 

İSTANBUL 1881: Kaçtığımız kişileri de anlattığını söyleyebiliriz sanırım Oğuz Atay’ın. Saadet Ninenin geçmişi temsil etmesi gibi.

 

Nihayet Nihal Köse: Saadet Nine oyunun içinde aslında geçmiş tarihi anlatıyor, Uğur’un oynadığı karakter (Oğuz Atay’ın oğlu) geleceği simgeliyor, Emel’in reklam filminde oynaması yaklaşan kapitalizmi simgeliyor. Aslında karakterler üzerinden bir Türkiye panoraması da çizmiş oluyor. Servet karakteri de tiyatronun içinde hala romantik dönemi, eskiyi temsil ediyor. O yüzden bir sürü gelişleri ve gidişleri olan bir oyun.

oyunlarla-yasayanlar-5

İSTANBUL 1881: Alışık olmadığımız bir sergileme yöntemiyle karşımıza çıktınız. Neden bu kadar zor bir teknik seçtiniz

 

Nihayet Nihal Köse: Oyunun daha önceki sahnelemelerinde normal klasik sahne biçimi ile sergilendiğini biliyoruz. Dördüncü duvar var, bu durum da oyunun ikiye bölünmesine neden oluyor. Oğuz Atay da kendi metnini ikiye bölmüş, ailesinin evinin olduğu sahne bir tarafta, Emel’le olduğu sahneler ve tiyatroda oynadığı yerler diğer tarafa ayrılmış. Bizim bu oyunu bu şekilde yapmamızın nedeni oyun kavramını, oyun olgusunu metinden alıp biçime de yerleştirme istediğimizdir. Bizim geleneksel oyun kavramında orta oyun biçiminde birleştirdik ve sahnelerin birbiri ile geçişini kolaylaştırmak için hem de oyun  algısını verebilmek için bu düzeneği kurduk aslında. Masa bir yerden bir yere geçerken oyundaki mekanları değiştirmiş oluyor ve oyuncular her yerden, bulundukları yerden kalktığında aslında oyuna da katılmış oluyor. Böyle bir düzlemi de oluşturduk. Dolayısıyla o oyun figürü sahnenin her yerinde hem anlatımında hem biçiminde hem olay örgüsü dağılmasında da bunu sağlamış olduk. Anlatılmak isteneni oyun çerçevesinde vermeye çalıştık. Nedeni buydu aslında.

oyunlarla-yasayanlar-6

İSTANBUL 1881: Teknik olarak son dönemde gördüğümüz bu anlamda nadir ekiplerden birisiniz. Merak ettiğimiz bir diğer konu da Hikmet Benol gibi ya da Turgut Özben gibi adla ve soyadla vermek mesaj vermek isteyen Oğuz Atay’ın Coşkun Ermiş ve Cemile ile de mesaj verdiğini düşünüyor musunuz?

 

Sergen Bölük: Kesinlikle düşünüyoruz. Zaten Coşkun Ermiş’in de adından belli olacağı gibi oldukça coşkulu duygular yaşayan bir adam. Aslında çok coşkulu olması da çocuk ruhlu olmasından kaynaklanıyor. Ermiş soyadı da zaten biraz uhrevi bir şeyler. Bir de karakterler bölümüne baktığımız zaman Coşkun Ermiş ve Cemile yazar. Kesinlikle Cemile’ye soyad vermemiştir. Ermiş değildir Cemile çünkü. O yüzden her bir ismin de anlamı vardır. Ümit’in de geleceği temsil etmesi, Servet’in parayı sevmesi, Hikmet Benol’un da önce kendini keşfet, önce ‘ben ol’ ondan sonra insanlara bir şeyler anlat demesi kesinlikle isimlerle bir şeyler anlatmak istemesinin sonucudur.

oyunlarla-yasayanlar-8

 

İSTANBUL 1881: Yazar, Oyunlarla Yaşayanlar oyununu biyografik eserlerinin üçüncüsü olarak nitelendiriyor. Birincisini Tutunamayanlar, ikincisini Tehlikeli Oyunlar, üçüncüsünü de Oyunlarla Yaşayanlar olduğunu biliyoruz. ‘Kafamda duran üç hikayeyi bitirdim şimdi bir oyun yazmak zorundayım, der. Oyun yazmak zorundayım şeklindeki ifade Oğuz Atay gibi çok zorlamaya gelmeyen bir adam için oldukça zor olmalı. Bu yüzden babasından nefret eden bir adam, sırf babası yüzünden mühendis olmak zorunda kaldığı için. Bu anlamda çok güzel bir anısı var onu tanımamızı sağlayan. Çok güzel resim çiziyor Oğuz Atay, hocası da bu yeteneği nedeniyle Güzel Sanatlar Fakültesine yönlendirmek istiyor. Bu durumu babası ile paylaşıyor. Ancak babası ya doktor olacaksın ya da mühendis, bunlarda para var diyor. Oğuz Atay dürüst bir adam olduğu için babasıyla konuşmasını olduğu gibi öğretmenine aktarıyor. Öğretmeni de ‘O zaman babana söyle mahallenin başına bir bakkal açsın yeteri kadar para kazanırsın.’ diyor. Kendisini bir eser yazmaya zorlamasını karakteriyle nasıl bağlıyorsunuz?

 

Banu Çakmak: Oyun olgusuna taktığı için oyun yazmak zorundaydı. O, daha Tehlikeli Oyunlarda başlayan bir durum aslında. Zaten hayatı bir oyun olarak gördüğü için bu mesajı oyun formu içerisinde vermeyi çok işlevsel görüyor. Bu nedenle kendini oyun yazmaya mecbur hissediyor. Bu bir görev değil onun hayata dair önermesinin ispatı. Onun için bu formu seçmiş gibi görünüyor.

oyunlarla-yasayanlar-7

 

İSTANBUL 1881: Mevcut olan bir metin üzerinden gitmek mi daha kolaydır yoksa yeniden bir metin yazmak mı, yaratmak mı?

 

Banu Çakmak: Mevcut metin üzerinden gitmek elbette daha kolay. Gerçekçilikle biraz zoru olan bir insanım, gerçeklik mevzusuna takmış durumdayım. Bu konuda doktora tezi yapıyorum bu konuda. Tiyatrodaki gerçeklik olgusuna da bir anlamda sinir oluyorum. İlk kez bir oyunun dramaturjisini yapıyorum ve yıllardır hep düşünüyorum ben bir oyunun dramaturjisini yapsam bu ne olurdu diye. Gerçekçiliğe taktığım bir dönemde öğrencilerimiz oyunlarına katkı sağlamamı istediler. Ben o günden sonra düşünmeye başladım ne çalışabilir bu sınıfla diye ve gerçekçilikle sorunum olduğum için gerçekçilikle sorunu olan bir adamı seçtim. Oyunlarla Yaşayanlar oyununu böyle seçtim. Sonra bir baktım karakterlerin sayısına sınıfın mevcut sayısı ile aynı ve çok heyecanlandım. Ondan sonra Murat hocayla, yönetmenimizle görüştüm o da bana da uyar dedi. Ondan sonra bir akşam oyunu öğrencilerimize söyledim. Okuma bölümlemelerini yaptım. Dramaturji ekibini yazarlıklardan oluşturdum. Ondan sonra okulun ilk bir buçuk ayı masa başı çalıştık,öğrencilerimiz sunum yaptılar. Herkes çok ilgiliydi. Murat hoca ile birbirimizden habersiz castlar yapmışız. Cast da aynı çıktı, karakter dağılımlarına kadar. Murat hocanın ılımlı bir insan olması, sınıfın birbirini sevmesi ve iyi anlaşması, benim de onları sevmem olumlu bir şeye yol açtı. İyi bir iş birliği oluştu bence. Süreç böyle gelişti.

oyunlarla-yasayanlar-8

 

İSTANBUL 1881: Peki oyunun turneleri olacak mı?

 

Kerem Can San: 11 Mayıs’ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları 32. Genç Günler Tiyatro Festivalindeyiz. 26 Nisan’da Uludağ Üniversitesi Mete Cengiz sahnesinde oynadık. Mayıs sonunda İzmir, Kuşadası turnesi var. Bu arada bir daha oynama ihtimalimiz var.Bilkent tiyatro festivali ihtimalimiz var.Sanat Mahal bizi tekrar davet etti.

İSTANBUL 1881: Bu anlamda sizi besleyici bir süreç bekliyor değil mi? Her oynadığınızda yeni bir şeyler ekliyor musunuz karakterinize?

 

Onur Camcı: Aslında her oynadığımızda yeni şeyler keşfediyoruz. Öyle bir metin ki altı aylık süreçte her provada biraz daha anladık. Oyun günü arkadaşlarıma da kendi repliğimde ”burada böyle demek istiyormuş demek ki” dediğim yerler oldu. Kendileriyle de ilerleyen süreçlerde hep konuşuyoruz. Her oynadığımızda yeni bir şeyler daha çıkıyor. Her zaman kullandığımız kelimeyi daha iyi anlamaya başlıyoruz. Oyunu daha farklı görmeye başlıyoruz

 

İSTANBUL 1881: Kitabı açar açmaz ilk sayfada parantez içinde sahne düzeni yerleştirme yer alıyordu. O sahne düzenini neden yerleştirdi? Öyle bir aile çiziliyor ki tipik orta sınıf bir aile ama aynı zamanda Coşkun Ermiş’in tablo yerleştirme merakını görüyoruz. Bir aydın kesime de ait olma durumu söz konusu. Ancak kesinlikle Coşkun Ermiş bir aydın olamaz. Çünkü okuduğu kitabın sayfa sayılarını tutuyor, bugün şu kadar sayfa okudum diye böyle şeylere takılıyordu. Bu gerçek, nitelikli bir okurun yaptığı bir hareket değildir. Sizce gerçek bir aydın mıdır Coşkun Ermiş?

 

Nihayet Nihal Köse: Zaten eleştirilerinden biri de aydın eleştirisi. Türk toplumundaki aydının eleştirisi yapılıyor. Dolayısıyla bunu Tutunamayanlarda da sayfalarca anlatmıştır Oğuz Atay. Bir arkadaşının evine gelir, arkadaşı onu barın olduğu yere davet eder ve Oğuz Atay’ı orada karşılar orada sohbet etmeye çağırır. Aldığı kitapların olduğu kütüphaneyi falan gösterir ama okunmamıştır. Sahip olduklarıyla kendini aydın olarak nitelemiştir. Burada da yine aynı durum söz konusu. Türkiye’deki aydın sorununa da gönderme yapıyor aslında bütün metin boyunca. Türk aydınına bakış açısı böyle Oğuz Atay’ın.

 

Yüksel Hakverdi: Oyununda zaten bunlardan bahsediyor. Meyhane sahnesinde ilk başta zavallı milletim diye başlayıp bir nutuk atıyor, sonrada zavallı aydınlar diye bir nutuk attığı sahne var. Aslında kendi de aydın olmaya çalışıyor ama o toplumda o düzenekte olamıyor ve etrafında aydın olmaya çalışan, aydınmış gibi davranan kişilere de göndermesi var. Zavallı aydınlar gelişemiyoruz, edemiyoruz.

 

Sergen Bölük: Hiçbir şey yapmayan aydınları eleştiriyor, yeriyor. Zaten ”aydın” sıfatıyla dolaşan çok insan var, içi boş bir aydın. Coşkun da aslında zeki bir adam, bilen bir adam, araştıran bir adam ama kendi yağında kavrulan bir adam ve kendi yağında kavrulan aydınlara laf atıyor.

 

Onur Camcı: Biraz tembellik de söz konusu. Rakı sofrasında kurtarıyorlar dünyayı.

 

Nihayet Nihal Köse: Bir biyografide vardı, sosyalistlerle beraber bir süre dergi çıkarıyor Oğuz Atay. İnsanların söyledikleriyle tutumlarının birbiriyle çeliştiğini görünce bununla ilgili bir yazı yazıyor. O yazı kaybolmuş, sonradan bulunuyor. O dergiyi çıkarmaktan sonradan vazgeçiyor ve o arkadaş grubundan da ayrılıyor. Aslında onlara da bir gönderme gibi. İnsanların sabaha kadar içki sofralarında Türkiye’yi kurtarmaya çalıştıkları, meyhane sahnesinde de öyle. Ertesi gün olunca adam kendi evindeki sorumlulukları yerine getiremiyor işte. Faturayı ödememiş, karısı çalışıyor kendisi hala yaptığı işi tamamlayamıyor. Böyle de bir durumu da var açıkçası, bununla da bağlayabiliriz.

 

İSTANBUL 1881: Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanı çıktığında biliyorsunuz ki yazılmış en saçma kitap gibi bir nitelendirilme yapılıyor. O öldükten sonra postmodern anlamda ne kadar da iyi bir şey yapmış diye alkışlamalar başlıyor.

 

Sergen Bölük: Oğuz Atay’ın istemediği bir şey bu aslında. Öldükten sonra anlaşılmak istemiyorum diyor Tutunamayanlar romanında. Yaşarken anlaşılmaya mecburum diye bir cümlesi var. Ama maalesef şu anda kemikleri sızlıyor olabilir.

Hakkında istanbul1881

istanbul1881
İstanbul. Tek renkle ifade edilemeyecek kadar zengin, tek kokuyla anlatılmayacak kadar çekici ve asla kaybedilemeyecek kadar değerli... İstanbul 1881, İstanbul’un büyüleyici renkleri ve baş döndüren kokularını saygı duyduğumuz ve kaybetmek istemediğimiz tarihi değerlerle harmanlayarak yaratıldı. Ayrıntılı bilgi için tıklayın.

Lütfen kontrol edin

Zeynep Gümrük’ün Sergisi 31 Mayıs 2018 Tarihine Kadar Devam Ediyor!

Zeynep Gümrük ‘Doğadan Denemeler Sergisi’ Piola’da Devam Ediyor! Kartal İstimbotu’nun restorasyon çalışmalarına kaynak oluşturmak amacıyla …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir